Onları, dedi, yeteri kadar kendine sadık bulamayacaksın. Sağdan, soldan, önden, arkadan, yani her halden, her meşrepten, her mizaçtan, her lisandan bir yol bulacağım. Sımsıkı bağlarını gevşetip açacağım. Ümit vereceğim, korku salacağım. Güzellikle kandıracağım, güzellikle olmazsa şiddetli nefreti sokacağım araya. Elimden geleni ardına komayacağım. Doğru olanı yaptıklarına inandıracağım. En fazla da onları ben’den caydıracağım. Yok, diyecekler, şeytan diye bir şey. Benim ismimi telâffuz ederken dudakları titremeyecek. Benizleri atmayacak, kanları çekilmeyecek. Korkmayacaklar şerrimden. O kadar ileri gideceğim ki olmadığıma neredeyse ben bile inanacağım. İşte o zaman onları Sana geldikleri dosdoğru yoldan çekip çıkaracağım. Yani ben kazanacağım.İşte o zaman ey benim, ey benim, ey benim Rabbim.
Ey topraktan önce ateşin Rabbi.
Onu hiç seçmemiş gibi benim üstünlüğümü kabul edeceksin.
O zaman hiç gitmemiş gibi bana geleceksin.
O zaman gör ki Sana kalan mı daha fazla yoksa bana dönen mi? Ben mi üstünmüşüm yoksa Adem mi?
Olumsuzluğun ruhu, yaratılacak ve yaşatılacak, ve hepsi de ölümü tadacak insanları doğru yoldan çıkaracağını söylerken bile Rabbinin izzet ve şerefine and içti. Ağız dolusu Rabbim, dedi.
Ama gücünün nereye kadar yeteceğinin, nerede duracağının o bile farkındaydı. Araya bir istisna bıraktı:
Muhlis kulların müstesna. Yani temiz ve samimi olanlar bir yana. Yani meleklerin önünde secde ettiği mana.
Kabul gördü dileği. Harfe sayıya sığar zamanın biteceği âna değin ona mühlet verildi.
En eski düşmanlık hikâyesi böyle başladı.
Ateşin tutkusu, toprağın onuru.