Hayatın bize gülüp gülmeyeceğini sorarken, çoğu zaman hayatı karşımızda duran, niyeti olan, bizi sınayan, ödüllendiren ya da cezalandıran bir varlık gibi düşünürüz. İşler yolunda gitmediğinde ona küser, yanlışlarımız büyüdüğünde kaderden söz eder, kaybettiklerimizin ardından dünyanın adaletsizliğine sığınırız. Böyle yapmak kolaydır; insanın kendi payına düşen sorumluluğa bakmasından çok daha kolay. Hayatın sırtı geniştir, içine düştüğümüz her çukuru, geç kaldığımız her kararı, sustuğumuz her anı, yanlış insanlara açtığımız her kapıyı onun üzerine yükleyebiliriz. O da itiraz etmez. Zaten hayatın en büyük sessizliği burada başlar; kendisine yönelttiğimiz hiçbir suçlamaya cevap vermez.
Belki de hayat bize hiç gülmez. Belki hayatın yüzü yoktur. Biz, onun ifadesizliğine kendi umutlarımızı, korkularımızı ve hayal kırıklıklarımızı yerleştiririz. Bir şey kazandığımızda bizi sevdiğini, kaybettiğimizde bizden nefret ettiğini düşünürüz. Oysa hayat yalnızca olur. Sabah olur, insanlar gider, kapılar kapanır, bazı fırsatlar kaçırılır, bazı yanlışlar geri dönülmez hâle gelir. Bütün bunların içinde bizi asıl yaralayan şey çoğu zaman yaşananların kendisi değil, başka türlü davranabileceğimizi sonradan fark etmektir.
İnsan kendi beceriksizliğini kabul etmekte zorlanır. Yanlış karar verdiğini söylemek yerine şartların elverişsizliğinden, cesaret edemediğini söylemek yerine zamanın uygun olmadığından, sevmediğini söylemek yerine kırıldığından söz eder. Kendi iradesizliğine kader, korkaklığına temkin, erteleyişine sabır adını verir. Kelimeler değişince gerçek de değişecekmiş gibi davranır. Fakat insan, kendisine söylediği yalanların içinde bir süre rahat yaşasa bile sonunda aynı duvara yeniden çarpar. Duvarı hayat örmemiştir; bazen taşı biz koymuş, harcı biz karmış, sonra da önümüzde