‘Sesi bulutsu, boynunda gümüşten bir haç... Saçları, bin kuşu saklayan kıvırcık ağaç. Yüzü, tüm güzelliklerin hülâsası. Ağzı varla yok arasında, çölün vahası; henüz yaratılışı tamamlanmamış, son şekli verilmemiş gibi...’
‘Butimar efsanevi bir kuş türüydü. Doğu mitolojilerini incelerken birkaç kez adına rastlamıştım. Kıyıya çöküp denizi izlermiş. Denizden bir damla dahi su içmezmiş. Şayet içerse denizin kuruyacağından korkarmış. Uçmaya yeltendiği vakit de hayal kırıklığına uğrarmış. Çünkü bu kuşların bir türü, başka bir kuşa âşıkken uçamazlarmış.’
“Zaman geçtikçe işler değişti. Bir şeyleri beklemeye başladım. Neyi, neden beklediğimi düşünürken aslında hiçbir şeyi, hiçbir zaman beklemediğimi anladım. Zaten dünyaya gelmeden önce, o sonsuz boşlukta yeterince beklerken olup bitmişti her şey. Yaşamak, ademoğlunun gönlü olsun diye var edilmiş bir teferruattı. Ama beynimi tekmeleyen, doğmak isteyen fikirler olduğunu seziyordum. Diğer kız çocuklar gibi evde oturup bez bebeklerle oynamak, bir zaman sonra da iyi huylu bir koca dilemek yerine pencerenin önüne oturup insanları izliyor, onların akıllarından geçenleri karnını ağrıtacak kadar merak ediyordum. Bazılarının yerine geçmek, onların gözünden izlemek istiyordum hem kendimi hem de dünyayı... Kendim olabilmek için ne çok kişi oldum bir bilsen. Şu an bile olmak istediğim ya da istemediğim insanların toplamıyım belki de.”
“Bu kadar çabuk unutmamız, her şeyi bu kadar çabuk unutmamız rezilce... Biz, en başta sessizliği unuttuk! Sessizlik denen hazineyi konuşarak israf ettik. Kendimizi şerh etmeyi unuttuk.
Yaradan’ın gözünde kimsenin üvey kul olmadığını unuttuk. Cennet diye diye, huri diye diye, aşkı unuttuk! Allah’ın insanı yaratması başlı başına bir davetti zaten aşka... Bunu unuttuk. Yaradan’ı sevmek, onun yarattığı meczubu da, dilenciyi de, günahkarı da sevmekle mümkün olur. Bunu da unuttuk. Tüm yolların aynı yere çıktığını, çırpınıp dursak da ölümün duvarını aşamayacağımızı unuttuk.”