• Bu ülkede her sözün ağır bir bedeli var.
    Kelimeler pahalı burada, özgür ülkelerdekiler gibi ucuz değil. Burada tek bir söz bile insan hayatına mal olabilir...
  • Musluman cemaati arasinda Peygamberin hayatini bütünlüklü bir anlatı biçiminde bir araya getirme fikri, görece geç bir tarihe kadar ortaya çıkmamıştır; ve buna da tarihe duyulan ilgiden başka etkenler neden olmuştur. Peygamber ile ilgili en eski biyografik bilgiler iki tür kaynakta bulunabilir. Bunlardan ilki, Peygambere atfedilen söz ve eylemlerden oluşan büyük sünnet külliyatıdır. Ölümünü takip eden yıllarda, Müslümanlar yaşamı boyunca gündeme hiç gelemeyen ve bu nedenle Kur 'an doğrudan bir rehberlik sunmadığı çok çeşitli sorun ve zorluklarla karşı karşıya gelmişlerdir. Zaman içinde, sadece Tanrının sözü olan Kur-an değil,aynı zamanda Peygamberin hayatı boyunca ortaya koyduğu ornek ve hükümlere de riayet edilmesi gerektiği ilkesi yerleşmiştir. Böylece Hz.Muhamedin fikir ve sözleri bir araya getirilmiş, sınıflandırılmış ve geniş bir hadis külliyatı içinde derlenmiştir. Hâdis derleyicileri ve öğrencileri esas olarak hukuk, öğreti ve ritüellerle ilgili kuralların dayandirilabilecegi materyallerle ilgilenirken, derlemeler içlerinde aynı zamanda anlatisal ya da bibliyografik içeriğe de sahip çok sayıda şey barındırmıştır. Aslında, her büyük hadis derlemesi peygamberin hen hayatı hem de askeri seferleri üzerinde bölümler içerir
  • Gözleri

    Sanki hicbir sey uyaramaz
    Icimizdeki sessizligi
    Ne soz, ne kelime, ne hicbir sey
    Gozleri getirin gozleri.

    Baska degil, anlasiyoruz boylece
    Yapragin daha bir yapraga degdigi
    O kadar yakin, o kadar uysal
    Elleri getirin elleri
    Diyorum, bir seye karsi komaktir gunumuzde ask
    Birlesip saliverelim iki tek golgeyi.

    Edip Cansever
  • Yasa neymiş, anlamaz;
    Tasa çeker, inlemez,
    Gönül ferman dinlemez,
    Çünkü aşka satılmış.

    Gönül için acı ne?
    Her söz gider gücüne.
    Gönüllerin içine
    Biraz ağu katılmış...
    Hüseyin Nihal Atsız
    Sayfa 174 - Ötüken
  • Kainatta her şey çiftiyle mevcuttur;biri diğeri olmadan kendini tanımlayamaz.Yaratılış silsilesi göz önüne alın­dığında erkek makrokozmozu temsil ediyorsa, kadın da mikrokozmozu temsil eder. Ancak bunlar bir başları­na kendilerini tanımlama imkânına sahip değildir; ama buna rağmen ikisi de kendini tanımlamak gibi bir ihtiyaç içinde bulunur. Çağdaş bireyci telakkiye ters gelse de bu karşılıklı varoluşsal bağımlılık ilişkisinde kadın erkeğin yarısını temsil eder; kadın olmadan erkek, erkek değildir. Erkek kadınla tanımlanır. Kadınla erkek ya da eril ile dişil arasındaki ilişki dünya ile sema arasındaki ilişkiye benzer. Kozmozda olanları nefiste, nefiste olanları da kozmozta bulmamız bundandır.

    İslâm’ın zaman algısı güneş ve ay olmak üzere iki koz­mik varlık üzerine kuruludur: Müslüman zamanı üstün­de yaşadığı dünyanın bunlarla olan ilişkisi bağlamında anlamlandırılır. Gündelik hayat olan “şimdiyi” belirle­yen güneştir: Geçmişi ve geleceği dönemleştiren, yani “ömrü” belirleyen ay’dır. Modern muhayyilenin kadın ta­savvuruna aykırı düşse de kadim kültürler kadının ev, ay ve erkekle dünya dolayımında birbirlerini çağrıştıran bir ilişki içinde bulunduğunu söz konusu etmişlerdir.

    Dünya katmanında erkek ve ay müzekkerdir, yani aydınlatıtandırlar: oysa kadın güneş gibi müennestir. Evde kadın hâkimiyet sahibi olarak bu rolüyle bulunur. Bu hakkı ona sağlayan mahremiyetin uzamıdır. Bundan olacak ki, as­lında kadın tesettürle kendini dünyaya kapatmaz, tersi­ne bunu yaparken ayın kendini dünyaya açtığı gibi o da mahrem olana kendini açar.

    Kadın ve ay arasındaki ilişki mahiyeti kozmik olan muamma dolu bir ilişkidir. Kadim Grek insanına göre ka­dın tabiata benzer; irfanî geleneğin büyük yorumcularına göre de kadın “müteşabih”tir. Dünyadaki bütün kültür­lerde ayla, fakat bilhassa ayın on dördüyle kadın güzelliği arasında bir ilişki kurulduğunu görürüz. O dünyaya ait zamanın ay olarak dönemselleştirilmesini ilk gözetleyendir. Bu ilişki içinde ayın geçirdiği safhaları aynı zamanda kadının da yaşadığına inanılır. Bunu zaman olarak harici, biyolojik olarak dahili bir tecrübenin uyumu olarak gö­zetler: bedenin yaşadığına bizzat kendisi şahitlik yapar.

    Bu kozmik zamanın biyolojik bir varlıkta kendini açığa vurmasıdır. Kadın zamanın bu türünü mahrem mekanda temsil ederek erkeğe duyurur: ay yüzünü dünyaya, kadın da kendini erkeğe kapatır. Nutfenin beşer halini alması kozmik zamanın on kameri ayına denk düşer. Kadim kül­türlerde bu yüzden hamilelik, kameri takvim ve ebe ayrıştırılmaları mümkün olmayan üçlü bir yapı teşkil eder. Bununla özne ile nesnenin birbirleriyle uyumlu ilişki içinde oldukları bütüncül bir epistemoloji kurulur. İnsa­na dair bilginin aynı zamanda bu kendini üzerinde inşa ettiği temeli teşkil eder. Bir ebenin çocuk doğurtmasın­daki sırrın, doğum yapan anneye gösterdiği kozmik du­yarlılık ile sahibi olduğu beşeri ilmin uyumunda yattığına şahit olunduğunda ancak bu anlaşılabilir.

    Doğum ile ölüm arasındaki dünyevi ilişkide bu kadın, modern tıbbın yaptığı gibi doğum sırasında çocukta anneyi birbirlerinden yalıtarak araya kendini ikame etmez. Temsil ettiği epistemolojinin tabii hâsılası olarak, doğu­mu ölüm sebebine dönüştürerek bir tehdit aracı haline getirmediğinden, modern tıbbın yaptığı gibi beden üze­rinde egemenlik kurarak onu mülkiyeti hâline getirmez. Doğumu ölüm gibi tabii bir hâl olarak kendi kozmik “vaktine” iade eder ve anneyle çocuk arasından çekilir. Böylece nutfe için hapishaneden kurtuluşun sevinci olan annenin doğum sancısını ayrıştırılması imkânsız bir bü­tüne dönüştürür. Ay bir kez daha kadına erkeğin öteki olmadığını, kendini her şeyiyle apaçık dünyaya gösterdiği on dördü haliyle hatırlatmada bulunur. Bu müzekkerin ideolojilerden aldığı intikamdır.

    Abdurrahman Arslan – Sabra Davet Eden Hakikat