Kirli gerçekçilik ile tanışmam Raymond Carver ile olmuştu. Bukowski babanın kitabına başlayacağım sırada bu kitabın önsözüne takıldı gözüm. Önsözü Bukowski yazmıştı ve kendimi bir anda bu kitabı okurken buldum. Fante artık benim de tanrılarımdan biri oldu.
Kitaba tipik Amerikan edebiyatı diyebiliriz. Arturo Bandini kendine has, aykırı bir karakter. Aşık olduğu kadın, belki çoğumuzun yanına bile yaklaşmayacağı türden. Böyle edebiyat eserleri hayatın tahayyüllerinizin çok ötesinde ve ideallerinizden çok uzak olduğunu farketmenizi, varoluş sancısını iliklerinize kadar hissetmenizi sağlıyor, asla yaşayamayacağınız hayatları yaşamanızı olanaklı kılıyor. Aynı Raskolnikof'a duyduğunuz sempati gibi, tekinsiz karakterlere sempati duyabiliyorsunuz. Onları yok saymak, suçlamak, ittirip kaktırmak yerine, kendinizi onların yaşadıklarını, düşündüklerini anlamaya çalışırken buluyorsunuz. Hüküm vermek yerine, o tekinsiz karakterlerin de ideallerinize yakın özellikleri olabileceğini görüyorsunuz. Bu tip insanlarda sevginin varolamayacağını düşünüyorsunuz, ancak bir bakmışsınız ki o karakterin de sizin bir başkasına karşı hissedemeyeceğiniz kadar büyük bir tutku ile aşık olabileceğini keşfediyorsunuz. Hayatın hiç de mükemmel olmadığını hatırlıyorsunuz tekrar, belki de bu gerçek yine bir tokat gibi vuruyor yüzünüze.
Yer yer şiirsel dili ile, kurgusu ile çok çok beğendiğim bir eser oldu. Sammy'yi, Bandini'yi, Meksika tanrıçasını ve Vera'yı şimdiden özledim. Sanırım tekrar görüşeceğiz.