Bir gecede okunan kitaplar var. Hem dil, anlatım, hem akış önemli bunda. Frankl'inin toplama kamplarında yaşadıklarını anlatan ve oradan yola çıkarak elde ettiği deneyimler, gözlemler, analizler ışığında oluşturduğu Logoterapi'nin çıkış kitabı diyebiliriz. Insanın en kötü şartlarda bile hayata tutunmasını -yahut tam tersi hayattan vazgeçmesini - sağlayan şeyin hayatın taşıdığı anlam olduğunu aktarıyor Frankl bize. Neymiş bu hayatın anlamı peki? Hayatın kendi getirdiği bir ulvi anlam değil bu elbette, insanın kendi oluşturduğu anlamlar diyebiliriz daha ziyade. Hayatın anlamı kişiden kişiye değişebildiği gibi bireyin mutlaka sahip olması gereken bir etken olarak karşımızda duruyor. Varoluşsal sorunları ele alan ve insanın duygu ve yaşantılarının bütünü kapsayan yaklaşımları daha çok seviyorum. Bu yaşanılan sıkıntılar, zorluklar ve çileler dahil demek.. Insanın kendi bütünlüğünü kabullenemedigi, bağzı yönlerini yüceltmeye çalışırken bağzı yönlerini dışlayarak kendini düşürdüğü çatışmaların oluşturduğu ruhsal ve bedensel kaosların çözümü için önemli bir yaklaşım. (Nevrozların kaynağında yer edinen şeyin de bireyin varoluşuyla ilgili temel problemleri olduğunu söylemek mümkün mü? Benlik ve ideal benlik arasındaki uyuşmazlığın bir sonucu olan nevroz durumu logoterapi ve geştalt terapi gibi ekollerle sağaltımı daha mümkün görünüyor bana.) Acıyı ve çileyi yücelten biri olmamakla birlikte içerisinde taşıdığı potansiyeli gözardı edilemeyecek kadar değerli olduğunu benimsemiş biri olarak; buradan filizlenen, gerçekleşen dönüşüm ve değişimlerin ne demek olduğunu anlayabiliyorum. Nietzsche'nin en bilindik aforizmalarindan biri olan "öldürmeyen acı güçlendirir" cümlesi gün geçmesin ki taşıdığı anlam derinleşip büyümesin. Bu varolan, maruz kalınan acı ile ne yaptığımız ile