Dünyanın sonu neresi?
Finisterre mi? oraya ulaştığımızda mı dünyanın sonuna ulaşmış oluyoruz?
Hayır. Dünyanın sonu ölüm elbette. Ama önemli olan bu dünyanın sonuna bizi yaşamın götürmesi, ömrümüzün götürmesi bizim oraya gitmek isteyişimiz yaşamımıza son vermek isteyişimiz değil. Çünkü bu bir çözüm değil.
Kitap, 5 yaşındayken kendini evindeymiş gibi hissettiren dedesini kaybetmesiyle artık hangi evde hangi sıcak ailede olursa olsun kendini bir daha evinde hissedemeyen, Seher'i anlatıyor. Belki de bizi asıl evimizde hissettirmeyi sağlayan sıcacık bir anne-babanın varlığı, bize sunulan huzurlu bir ortam ve verdikleri koşulsuz sevgidir. Bunlardır insanın evi.
“Geçecek” diyordu yazar “geçecek.”
Elbette. Eskisi kadar aynı acıyı vermese de etkisi azalacak diyelim, onunla yaşamayı öğreneceğiz diyelim. Peki nasıl geçecek? Birinin bize geçecek demesiyle, yalnız olmadığımızı bilmek ile ama bununla birlikte bizim de birilerine geçecek demesini bilmemizle başkalarına da merhem olabilmekle. Çünkü kendimizle birlikte başkalarının acılarına da dokunabilmek onların da eksik yerlerini sarabilmek, sezzice onu anayabilmek... işte asıl mesele bu. Mesele onun korkularını, kaygılarını veya onun hakkındaki her şeyi öğrenmeye çalışmak değil.
Zor tabi. Kendine merhem olamayan başkasına nasıl ilaç olacak öyle değil mi? ama belki de sende tam olan bir şey başkasında eksiktir bunu onunla da paylaşamaz mısın?
Bir yerde okuduğumu hatırlıyorum kitapta da bunu gördüğüm için bahsetmek istedim.
Bazen ruh sağlığı uzmanı olarak bir danışana yardım edemediğimizi, onu kaybettiğimizi düşünebiliriz. Ama durum öyle olmayabilir. Danışan henüz kendini buna hazır hissetmeyebilir, bir şeylerle yüzleşmeye cesareti olmayabilir ve süreci bırakabilir çünkü bunun için doğru zaman henüz gelmemiştir. Biz o
"Gençlik hanımefendi, harikulade bir şey! Ama zamanın çok hızlı geçtiğini unutmayın. Hayatın, avucunuzda sandığınız bir kuş gibi uçup gittiğini. Ve o kuş ... Sahiden ... Harikulade! Bunu hep hatırlayın."