ve içimde geriye dönmek korkusu var. hiçbir şey hatırlamak istemiyorum. elimi cebime sokarken, bana iki gün evvelini hatırlatacak bir kağıt parçasına, bir şeye rastlamaktan bile korkuyorum.
öyle bir yaşta idim ve öyle bir mizaçta idim ve çocukluğumda o kadar az oyun oynamıştım ve aldatmasını o kadar az öğrenmiştim ki, yalan bana suçların en ağırı gibi geliyordu; ve bir yalan söylendiği zaman insanların değil, eşyanın bile buna nasıl tahammül ettiğine şaşıyordum. yalana her şey isyan etmelidir. eşya bile: damlardan kiremitler uçmalıdır, ağaçlar köklerinden sökülüp havada bir saniye içinde toz duman olmalıdır, camlar kırılmalıdır, hatta yıldızlar düşüp gökyüzünde bin parçaya ayrılmalıdır filan... zavallı mürahik...
nüzhet bana yalan söyledi.
meçhul ümitlere inanmadığım an, beni kurtaracak şeyin ne olduğunu bilmek istiyorum. yalancı geleceğin şüpheli vaatlerine değil, teminatını ve senedine ihtiyacım var. halbuki o vaat bile etmiyor ve kendisine beni nasıl karşılayacağını sorduğum vakit, korkunç bir dilsizlikle susuyor.
uyuyamıyorum.
felaketimizi başka biriyle taksim etmek saadettir, fakat annelere değil, annelerle değil. annelere anlatılan kederler taksim değil, zarbedilmiş olur: çocuklarının felaketini iki kat şiddetle hisseden anneler, bu ıztıraplarını çocuklarına fazlasıyla iade ederler; böylece keder anadan çocuğa ve çocuktan anaya her intikal edişinde büyüdükçe büyür.
insanın kurtuluşu sevgiyle ve sevgidedir. elinde hiç sevdiğine ilişkin bir şeyi kalmamış bir insanın dahi, kısacık bir an için bile olsa sevdiğine ilişkin düşüncelerden nasıl mutluluk duyabileceğini anladım.