İnsanın sosyal bir varlık olarak dünyaya gözlerini açtığı ilk andan itibaren kurduğu ilk bağ ailesiyledir. Bu bağ sevgi, güven ve aidiyet hissiyle bizi sarmalarken, zamanla üzerimize görünmez beklentiler hırkası giydirir. Büyüme yolculuğunda çoğumuz, bizi büyütenlerin, çevremizdekilerin gözündeki o gururlu bakışı yakalayabilmek için yoğun bir çaba sarf ederiz. Sevdiklerimizi memnun etmek, onların takdirini kazanmak elbette paha biçilemez bir duygudur. Ancak bu memnuniyet arayışı, bireyin kendi isteklerini, yeteneklerini ve hayallerini göz ardı etmeye başladığı noktada, bir içsel haksızlığa dönüşür.
Hayatı, başkalarının çizdiği bir taslağın sınırları içinde yaşamak, insanın kendine yapabileceği en büyük haksızlıklardan biridir. Çoğu zaman "fedakarlık" ya da "saygı" maskesi altında sunulan bu durum, aslında bireyin kendi hayatının figüranı haline gelmesine yol açar.
Yönlendirilmek ve boyun eğmek arasında ince bir çizgi vardır;
Şüphesiz ki hayatın her aşamasında her şeyi tek başımıza bilemeyiz. Deneyimsiz olduğumuz, yanlış bildiğimiz ya da duygusal olarak sağlıklı kararlar veremeyeceğimiz çıkmaz sokaklarda, ailemizin rehberliğine, onların hayat tecrübelerine ve bizi koruma içgüdülerine ihtiyaç duyarız. Doğru zamanda ve doğru dozda yapılan bir aile yönlendirmesi, sağlıklı bir gelişim için son derece kıymetlidir.
Ancak rehberlik etmek ile hayatı dikte etmek arasında keskin bir fark vardır. Sağlıklı yönlendirme, bireyin önünü aydınlatırken; dayatma, bireyin kendi yolunu seçme hakkını elinden alır. Özellikle kişinin tüm geleceğini, kimliğini ve günlük mesaisini şekillendirecek olan akademik ve mesleki tercihler, bu dayatmaların en sık görüldüğü alanlardır. Bir gencin kendi ilgi alanlarını, içsel motivasyonunu ve benzersiz yeteneklerini hiçe sayarak, sırf ailesinin veya