Aynı masada ekmeği bölüşüp aynı çayı yudumladığımız halde, ruhlarımızın birbirine teğet bile geçmediği insanların arasında kalabiliyoruz bazen. Etrafımızda "seni seviyoruz" diyen diller olsa da, o sözlerin kalbe giden bir yol bulamadığını hissederiz. Sözler havada asılı kalır; tıpkı şatafatlı bir salonun tavanındaki kristal avizeler gibi... Parlak ve pahalıdırlar ama buz gibi soğukturlar. Çünkü o ortamda sadece dış görünüş, kimin ne aldığı ve verdiği, el alemin ne dediği, diyeceği, sahip olunan statü ve mülkiyet hırsı konuşulur. İnsanların kendilerini olduklarından daha büyük göstermeye çalıştıkları o gösteriş vitrininde, zihniyetler hapsolmuştur.
O an anlarsınız ki; kendi küçük dünyanızdaki huzur, o geniş ama samimiyetsiz salonlardan çok daha büyüktür. Nezaket maskelerinin altına gizlenmiş çekememezliği ve fesatlığın o ince sızısını hissetmek, insanın omuzlarına ağır bir yük bindirir; beyin dolar, ruh yorulur. Oysa "mış gibi" yapılan hayatların ortasında, mütevazı bir evde paylaşılan bir lokma samimiyet, devasa salonlardaki o soğuk "sosyete" tavırlarından çok daha kıymetlidir.
Gösterişli bir dünyanın kıyısında duran, kalabalıklar içinde yalnız ama kendi gerçeğiyle dimdik duran sessiz bir müttefiktir artık ruhunuz. Siz artık bir yere ait olmaya çalışanlardan değil; ait olmadığı o sığ suları erkenden fark edip kendi derinliğine çekilme cesaretini gösteren o değerli kişisinizdir.
Bir insan hatasını kabul etmiyorsa, lafı nereden bükerseniz bükün, suçluyu her zaman siz yapacaktır. Çünkü onun derdi gerçeği bulmak değil, kendi ayıbını örtmektir.
Ne büyük bir trajedi;
Çürüyüp gidecek beden
özenle beslenirken, ebedî yaşayacak ruh ihmal ediliyor.
Ve ne garip bir çelişki;
Aynalar karşısında saatler harcanırken,
insan kendi vicdanına bir an olsun
bakmıyor.
Dış görünüşteki en küçük kusur dert
edilirken, kalpte biriken kibir, öfke ve haset fark
edilmiyor.Oysa insanı yücelten bedeninin güzelliği
değil,ruhunun olgunluğu ve ahlâkının güzelliğidir.
Çünkü beden toprağa dönecek,
geriye ise kalbin taşıdığı hakikat kalacaktır.