Erdoğan sonrası bir geçiş döneminde bu mekanizmanın sistemi ayakta tutup tutamayacağı, aslında bu "çoklu akıllar" arasındaki güç dengesine ve kurumsal tahribatın derinliğine bağlı. Mevcut yapıda bürokrasi, eski dönemlerdeki gibi homojen ya da tek bir kurumsal omurgaya (örneğin monolitik bir seküler-cumhuriyetçi odağa) sahip değil. Aksine; güvenlik, yargı ve ekonomi bürokrasisi kendi içinde farklı milliyetçi klikler, muhafazakar networkler ve sadakat grupları arasında parsellenmiş durumda. Bu klikleri bir arada tutan, aralarında bir denge kuran ve son sözü söyleyen yegane unsur liderin bizzat kendisi. O "hakem" figürü ortadan kalktığında, kliklerin birbirini dengelemesi değil, tam tersine kendi oyun alanlarını genişletmek veya tasfiye olmamak için agresif bir güç mücadelesine girişmesi kaçınılmazdır. Bu da ilk etapta sistemi ciddi şekilde felç edebilir. Ancak bu felç hali, devlet aygıtının tamamen çökmesine yol açacak bir eşiğe geldiğinde, o kadim "devlet aklı" dediğimiz kurumsal hayatta kalma güdüsü devreye girer. İç çatışmanın maliyeti, dışsal bir tehdit ya da toplumsal bir istikrarsızlık riskiyle birleştiğinde, bürokrasinin ana omurgası (istihbarat, askeri hafıza ve maliyenin çekirdeği) klik çıkarlarını geçici olarak dondurup "asgari müşterek bir düzen" tesis etmek zorunda kalır. Buradaki en büyük risk, mevcut sistemin kurumsal "amortisörleri" (güçlü bir parlamento, özerk kurumlar, bağımsız bir yargı) büyük ölçüde eritmiş olmasıdır. Sistem tüm yükü yürütmeye ve dolayısıyla güvenlik bürokrasisine yıktığı için, mekanizmanın esneklik ve esneme kabiliyeti oldukça düşüktür. Bürokrasi ilk anda kendi içindeki fay hatlarının kırılmasıyla sarsılacak ve sistemi felç edecektir; fakat Türkiye’nin idari genetiğindeki o tarihsel "devletsiz kalma / fetret dönemi" korkusu, klikleri