İkinci Paylaşım Savaşı sonrasından yakın döneme kadar ABD, hegemonik gücünü sadece askeri üstünlükle değil; kurduğu kurumlar, küresel ticaret ağları ve "öngörülebilir bir statüko" vaadiyle konsolide ediyordu (Pax Americana). Ancak bugün, karşımızda statükoyu korumaya çalışan bir lider değil, bizzat "statükoyu dinamitleyen küresel bir bozguncu" (global disrupter) profili var. Klasik hegemonya, sistemin istikrarını sağlamak adına bazen kendi kısa vadeli çıkarlarını feda eder veya müttefiklerini bir şemsiye altında toplar. Mevcut Trump yönetimi ise bu kurumsal ve diplomatik bagajı tamamen fırlatıp atmış durumda. ABD artık küresel çok taraflı mekanizmaları (iklim anlaşmalarından Atlantik ittifaklarına kadar) birer yük olarak görüyor ve tek taraflı hamlelerle "hızlı hareket et, her şeyi yık" doktrinini dış politikaya uyguluyor. Güç, kuralları korumak için değil, muhatapları köşeye sıkıştırıp anlık tavizler koparmak için bir manivela olarak kullanılıyor. 28 Şubatb2026'da Tahran’ın göbeğinde Ali Hamaney ve ülkenin neredeyse tüm askeri komuta kademesinin tek bir hava saldırısıyla yok edilmesi, uluslararası hukukun ve devlet egemenliği kavramının tamamen askıya alındığının en radikal ilanıydı. İçinde bulunduğumuz Haziran ayında şahit olduğumuz üzere, Pakistan arabuluculuğundaki ateşkes ve barış müzakereleri yürütülürken, Trump'ın "Tahran anlaşmayı kabul etmek için çok uzattı" diyerek iki gündür İran şehirlerine yeniden ağır bombardıman başlatması, diplomasinin yerini tamamen "öngörülemez bir şantaj mekanizmasına" bıraktığının kanıtı. Bir hegemon tehdit oluşturduğunda bile ne yapacağı aşağı yukarı tahmin edilebilir bir aktördür. Bir "başbelası" ise kuralları tamamen flulaştırarak küresel sistemi sürekli bir anksiyete ve alarm durumunda tutar. ABD’nin bu agresifliği aslında
1000Kitap
Küçük şehirler bağırlarında kocaman bir statüko beslerler.
Reklam
"Temiz bir odayı kendi haline bıraktığınızda oda kendi kendine temiz kalmaz. Tozlar birikir ve eşyalar yer değiştirir. Düzenin sürmesi için odaya dışarıdan enerji uygulamak zorunludur. İnsan zihni, ilişkilerin, kariyerin veya kişisel disiplinin ekstra bir çaba harcamadan mevcut seviyesini koruyacağını zanneder. Bu durum psikolojide "statüko yanılgısı" olarak bilinir. Oysa psikolojik ve sosyolojik yapılar da fizik kurallarına tabidir. Yatırım yapılmayan her bağ, gösterilmeyen her irade hücresi zamanla zayıflar ve yıkılır. Üzerine hiç konuşulmayan ve sorunları çözülmeyen dostlukların zamanla kendiliğinden kopması bu yasanın bir sonucudur. Ayrılık için kavga etmeye gerek yoktur; iletişimi kesmek yeterlidir. Hayatı inşa etmek için büyük eylemler gerekir fakat hayatı yıkmak için hiçbir şey yapmamak yeterlidir."
Alıntı
Erdoğan sonrası bir geçiş döneminde bu mekanizmanın sistemi ayakta tutup tutamayacağı, aslında bu "çoklu akıllar" arasındaki güç dengesine ve kurumsal tahribatın derinliğine bağlı. Mevcut yapıda bürokrasi, eski dönemlerdeki gibi homojen ya da tek bir kurumsal omurgaya (örneğin monolitik bir seküler-cumhuriyetçi odağa) sahip değil. Aksine; güvenlik, yargı ve ekonomi bürokrasisi kendi içinde farklı milliyetçi klikler, muhafazakar networkler ve sadakat grupları arasında parsellenmiş durumda. Bu klikleri bir arada tutan, aralarında bir denge kuran ve son sözü söyleyen yegane unsur liderin bizzat kendisi. O "hakem" figürü ortadan kalktığında, kliklerin birbirini dengelemesi değil, tam tersine kendi oyun alanlarını genişletmek veya tasfiye olmamak için agresif bir güç mücadelesine girişmesi kaçınılmazdır. Bu da ilk etapta sistemi ciddi şekilde felç edebilir. Ancak bu felç hali, devlet aygıtının tamamen çökmesine yol açacak bir eşiğe geldiğinde, o kadim "devlet aklı" dediğimiz kurumsal hayatta kalma güdüsü devreye girer. İç çatışmanın maliyeti, dışsal bir tehdit ya da toplumsal bir istikrarsızlık riskiyle birleştiğinde, bürokrasinin ana omurgası (istihbarat, askeri hafıza ve maliyenin çekirdeği) klik çıkarlarını geçici olarak dondurup "asgari müşterek bir düzen" tesis etmek zorunda kalır. Buradaki en büyük risk, mevcut sistemin kurumsal "amortisörleri" (güçlü bir parlamento, özerk kurumlar, bağımsız bir yargı) büyük ölçüde eritmiş olmasıdır. Sistem tüm yükü yürütmeye ve dolayısıyla güvenlik bürokrasisine yıktığı için, mekanizmanın esneklik ve esneme kabiliyeti oldukça düşüktür. Bürokrasi ilk anda kendi içindeki fay hatlarının kırılmasıyla sarsılacak ve sistemi felç edecektir; fakat Türkiye’nin idari genetiğindeki o tarihsel "devletsiz kalma / fetret dönemi" korkusu, klikleri
1000Kitap
CHP'deki meselenin ideolojik veya rasyonel bir siyaset arayışından ziyade, tamamen bir "siyasi rant ve statüko" mekanizmasına dönüştüğünün en çıplak özetidir. Siyaset sosyolojisinde bu durum, partinin toplumu dönüştürme iddiasından vazgeçip kendi seçkinlerini besleyen bir holdinge veya vakfa dönüşmesi olarak tanımlanır. Bir siyasi partinin iktidar olmadan da devasa bir ekonomik çarkı döndürebilmesinin anahtarı Hazine yardımıdır. CHP, Türkiye’nin ana muhalefet partisi olarak her yıl genel bütçeden milyonlarca liralık garanti bir kaynak alır. Bu kaynak; genel merkez kadrolarının, danışmanların, parti içi bürokrasinin ve lojistik ağın iktidar riskine girmeden, konfor içinde fonlanmasını sağlar. Merkezi iktidarı kazanamamak, yerel güç odaklarını kontrol etmeye engel değildir. Büyükşehir ve ilçe belediyeleri; bütçeleri, ihaleleri, istihdam alanları ve imar yetkileriyle kendi başına birer iktidar alanıdır. Parti yönetimi, bu yerel güçlerin adaylık süreçlerini belirleme yetkisini elinde tuttuğu sürece, belediyelerin sunduğu ekonomik ve siyasi imkanları kendi kliği lehine bir tahkimat aracı olarak kullanabilir. Atatürk’ün kurucu partisi olma mirası, alternatifsiz bir sembolik sermayedir. Bu miras sayesinde parti yönetimi, toplumsal muhalefetin doğal temsilcisi konumuna yerleşir. Seçmen ne kadar öfkeli veya kırgın olursa olsun, kutuplaşmış siyasi iklimde "oylar bölünmesin" refleksiyle hareket ettiği için bu kadroların asgari oy oranı her zaman güvence altındadır. Yani kurumsal marka, başarısız yöneticiyi bile sandıkta koruyan bir kalkana dönüşür. Milletvekili listelerini yapma yetkisi tamamen genel merkezin ve dar bir klik yapısının elindedir. Seçimi kaybetmek, partinin tepesindeki dar kadronun meclise girmesine veya kendi sadık isimlerini meclise taşımasına engel teşkil etmez.
1000Kitap
Cumhuriyet’in kurucu kadrosu, milli bir burjuvazi yaratmadan tam bağımsız bir ekonominin kurulamayacağına inanıyordu. Bu yüzden devlet eliyle, teşviklerle, hatta İkinci Dünya Savaşı sırasındaki olağanüstü piyasa koşullarında (Milli Korunma Kanunu ve Varlık Vergisi’nin yarattığı sermaye transferiyle) yerli bir zengin sınıf beslendi. Ancak bu palazlanan elit burjuvazi ve büyük toprak sahipleri, ekonomik güçlerini kazandıktan sonra devletin dikey kontrol mekanizmalarından, narh sisteminden ve bizzat devlet müdahalesinden rahatsız olmaya başladılar. 1945 yılındaki Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu bardağı taşıran son damla oldu. Topraklarının bölüneceğini gören Adnan Menderes gibi büyük toprak sahipleriyle İstanbul merkezli ticaret burjuvazisi ittifak kurdu. Tam bu sırada devreye giren Amerikan yardımları (Truman Doktrini ve Marshall Planı), bu yerli elitler için biçilmiş kaftandı. Devletin kontrolündeki dikey yapıya karşı, Amerikan sermayesiyle entegre olmuş, serbest piyasayı savunan yatay bir muhalefet dalgası başlattılar ve sizin deyiminizle bu fırsatı 1950’de tam bir "gole" çevirerek Demokrat Parti ile iktidarı ele geçirdiler. Amerikalılar küresel hegemonyayı İngilizlerden devralırken onların tüm sömürgeci ve diplomatik hafızasını da adeta emdiler. Ancak bunu yaparken çok daha pragmatik ve kurumsal davrandılar. İngilizlerin 19. yüzyılda gemilerle ve ikili antlaşmalarla (Balta Limanı gibi) tek tek yaptığı şeyi, ABD küresel kurumlar kurarak tek bir çatı altında otomatikleştirdi. Birleşmiş Milletler (BM), içinde Çin ve Sovyetler Birliği’nin veto hakkı barındırdığı için ABD’nin küresel operasyonlarını askeri olarak her zaman meşrulaştıramıyordu. İşte bu yüzden NATO, sadece Sovyet tehdidine karşı kurulmuş askeri bir ittifak değildi; BM'nin o tıkanan yapısına alternatif, Batı
1000Kitap
Reklam
Reklam