“Trenden inip kendimi uçsuz bucaksız suçun, orman gibi hayallerin, steampunk acıların, gotik ölümlerin, davetsiz misafirlerin, derli toplu ailelerin, parçalanmış belleklerin, silinmiş izlerin, eski savaşların, alfabesi gitmek olan yolcuların, saklanacak yer arayan kaçakların, ruhlarını çaldıranların, yaşamak için çalanların, boş midelerin, terli koltukaltlarının, botokslu gülümsemelerin, çöl bitkileri gibi kurakta yetişen apartman çocuklarının, çılgın mutluların, lağım kokularında soluklanan yorgunların, şık restoranlarda yemek yiyen çiftlerin, gözlerinin içindeki aynada kendini göremeyenlerin, aşkla yananların, aşktan geçip okyanusa doğru yol alanların, bilginin ve bilgisizliğin, bin sene önce asla yan yana gelemeyecek ırkların, seslerle şekillenen gecenin, kıpırtısız sokak lambalarının, yağlı kaldırımların, şefkatin ve hor görülmenin, Paris’in ve Paris sanılanın içine atıyorum.”