Ben artık anladım ki sende sevdiğim, sende bulmak istediğim şey, Ştolts'un bana gösterdiği, onunla birlikte kurduğumuz şeydi. Olan bir Oblomov'u değil, olacak bir Oblomov'u sevdim.
Ben artık anladım ki sende sevdiğim, sende bulmak istediğim şey, Ştolts'un bana gösterdiği, onunla birlikte kurduğumuz şeydi. Olan bir Oblomov'u değil, olacak bir Oblomov'u sevdim. Sen iyisin, dürüst bir insansın İlya. Duygulusun. Ama bir kumru gibi. Başını kanadının altına sokuyor ve öylece kalıyorsun. Bütün hayatını tavan arasında ötmekle geçirebilirsin. Ama ben öyle değilim. Bu kadarı bana yetmez. Ben başka şeyler istiyorum. Ama nedir bu şeyler bilmiyorum. Sense bana neyi aradığımı söyleyemezsin. İstediğim şefkat değil ki benim... Onu herkes verebilir.
Bu... (Ştolts biraz düşündü, bu hayatı adlandırabilecek bir kelime aradı.) Bir tür... Oblomovluk," dedi nihayetinde.
"Ob-lo-movluk!" dedi İlya İlyiç yavaşça, bu tuhaf kelimeye hayret ederek ve hecelere ayırarak. "Ob-lo-movluk!"
Nasıl, bu dilencinin hikayesini dinledin mi?
Bahsettiği İlya İlyiç kim?
Oblomov. Sana ondan çok bahsetmiştim.
Evet hatırladım. Senin bir dostun, okul arkadaşın. Ne oldu?
Öldü, hayatı yok yere harcandı gitti.
Ştolts içini çekip biraz daldıktan sonra;
Zekada kimseden aşağı değildi dedi.
Tertemiz billur gibi bir ruhu vardı. Asil heyecanları olan bir insandı. Ama hiçbir şey yapmadı.
Niçin? Ne yüzünden?
Ne yüzünden mi?.. Oblomovluk!
Oblomovluk mu? O da ne demek ?
Biraz zihnimi, anılarımı toparlayayım da anlatayım. Sen de yazarsın, belki birisinin işine yarar.
Ştolts dostuna işte bu okuduğunuz hikayeyi anlattı...
“Yüksek düşüncelerin zevkine varmıştı; insanlığın dertlerine ortak olmuştu. Zaman zaman yüreği derinden derine sızlayarak insanlığın çektiklerini düşünür, üzülürdü; bazen de içine garip, nedensiz bir kasvet çöker, uzak bir alemin, belki Ştolts'un bir zamanlar ruhunu sürüklediği alemin özlemini duyar, gözlerinden tatlı gözyaşları akardı.”