Victoria döneminde Londra'da yaşayan bir bilim insanının zaman makinesi ile 802.701 yılına olan ziyaretini okuyoruz. Zaman gezgini olarak tanıdığımız baş karakter, gittiği gelecekte Elio adı verilen insanlarla karşılaşıyor. Bunlar cinsiyetin baskın özelliklerini kaybetmiş birbirinin aynısı olan minik tatlı ve tembel yaratıklar. Kendi aralarında kullandıkları basit bir dilleri var. Tüm gün yiyip içip yatmak dışında pek bir şey yapmıyor, geceleri hep bir arada uyuyorlar. Zaman gezgini orada geçirdiği sürede kitapta çok detay verilmeyen morlocklarla karşılaşıyor. Bunlar ise yeraltında karanlıkta yaşayan makineleşmiş korkunç bir noktaya evrilmiş diğer insanlar. İki tür birbirinden ayrı yaşıyor, tamamen farklı özelliklere sahip. Çoğu klasikte olduğu gibi yazar toplumsal adaletsizliği çok güzel bir şekilde yansıtmış. Aslında bu kadar gelecek bir zamana gidildiğinde açıkçası çok daha üst düzey gelişmiş bir insan türü bekliyorken, aksine basitleşmiş, tekdüze yaşam süren, bir çok yoğun duyguya sahip olmayan tasasız bir manzarayla karşılaşınca çok mantıklı geldi. Yazar bir yerde cinsiyetlerin bile çağın baskılayıcı zorunluluklarından dolayı ayrıştığını vurgulamış. Bu yüzden de gelecekteki insanlar cinsiyetlere yüklenen rollerden uzak aynı görünümlü ve cinsiyetsizler. İlk sayfalar biraz odaklanmakta zorluk çekilen bir kitaptı, direkt konuya girmesi ve bilimsel bazı terimler içermesi sebebiyle ama yazar bunu uzun tutmamış ve kısa bir süre sonra ana konuya geçmiş. Geri kalan sayfaları okuması oldukça keyifliydi ve kitap bitene kadar elimden bırakmadım. En kısa zamanda aynı yazarın Moerau Adası kitabını da okumayı düşünüyorum
Çünkü erkeğin gücü ile kadının uysallığı, aile kurumu ve kadın ve erkek mesleklerinin farklılığı, bedensel güç çağının baskıcı zorunluluklarından başka bir şey değildir.
Daha da büyük, başka bir güneşten bahsediyorum. Her birimizin yüreğinde doğan güneşten. Umutlarımızın güneşinden. Düşlerimiz uyansın diye göğsümüzde uyandırdığımız güneşten