“Sakin bir yaz akşamını,açık bir pencereyi, batan güneşin eğik ışıklarını,en çok da eğik ışıkları,odanın bir köşesindeki ikonayı,ikonanın önünde yanan kandili,ikonanın önünde diz çökmüş,bir sinir buhranındaymış gibi çığlıklar atarak hıçkıra hıçkıra ağlayan,onu iki eliyle sımsıkı tutmuş,acıtacak kadar sıkı sarılmış ve onun için Meryem Ana’ya yalvaran,kucağından iki eliyle sanki altında Meryem Ana varmış gibi ikonaya doğru uzatan annesini… ve birdenbire dadının koşarak içeri girişini,korku içinde onu annesinin elinden çekip alışını unutmamıştı.Tablo buydu işte!”
“Annesi öldüğünde topu topu dört yaşında olan Aleksey,daha sonra hayatı boyunca onun yüzünü,okşayışlarını, ‘Sanki karşımda capcanlı duruyor.’ diyerek hatırladı. Böylesi anılar,daha küçük yaşlardan,hatta iki yaşından itibaren hatırlanabilir( bunu herkes bilir),ama bunlar sadece yaşam boyu karanlığın içinden parlak birer nokta gibi, renkleri tamamen solmuş ve yok olmuş büyük bir tablonun küçük bir köşesi gibi görünürler.”