Bundan 4 yıl önceye kadar kendinden emin, bilmiş bilmiş konuşmalarım olurdu. Hep bir akıl çerçevesinde, kendi aklımca tabii. O hallerimi özlediğimi fark ettim az önce. Hani belki o kadar kesin konuşmamalıydım X bir konuda ve 2 yıl sonra keşke öyle savunmasaydım şu fikri bu fikri diye hayıflanmalarım olacaktı ama olsun be! Cidden olsun. Şu ana baktığımda zaman içinde gittikçe sessizleştiğimi görüyorum. Bazen konuşamıyorum da sanki. Ne diyeceğimi bilmiyorum daha çok. İçime gömülüyorum. Daha doğru veya daha olgun bir yaklaşım olmasından çok ben bu durumdan ızdırap duyuyorum. Ben bu kadar sessiz değildim. Bu kadar nötr değil. Bu kadar ifadesiz değil. Silik hissettiriyor, yokmuşum gibi. Düşünüyorum evet ama var hissedemiyorum. O kadar düşünüyorum ki var olamıyorum çünkü.
NEDEN MESELA ?
Ah şu insanlar bu ara canımı çok sıkıyorlar. Köpek pireden öldükten sonra pireyi konuşuyorlar...
Hayata Dair
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
bir evvel zamandı.. gün karardı rengi lal'a dönen dudaklarımızda.. eğer bakılsaydı kırk yıl öteden görülebilirdi sesimizin kalpten akla kırılan oktavı.. bir zaman evvel susmak neyse öyle susmuştuk.. deli gibi susmuştuk.. bıyık altından naklen gülme nakli yaparken hayat, biz manyak gibi susmuştuk... ... yağmurlar yağdı sonra.. ıslak yağmurlar.. varlığında hem bereket hem felaket taşıyan ve kent yağmalayan yağmurlar ... yaratma ve geri alma kudretine sahip olana yöneldi memleket.. bir kanadı bir yıkıldı… biz dönüp dolaşıp kendi kalbimizin ekseninde aşka geldik yine.. bir hayal nasılda kesiyordu nefesimizi.. nasılda istasyon kuruyorduk beklemelere.. sonra yağmurlar yağdı işte.. buzul yağmurlar.. çatlaklarımızı ovan yağmurlar... susamadık.. Ne ayak dedik şu kaybolup duran yıldızlar.. Şu inleyen rüzgâr.. Alçı tutmaz kırık yağmurlar.. Cam arkası üşümeden ve ıslanmadan ruha figüranlık yapmak ne ayak! Şu acılar.. şu sapan bileyen çocuk ölümleri.. bir annenin kalbinden uçup giden insanlık meziyeti… İhbar edilen ten yazgıları.. atsan atılmaz assan asılmaz nazlı bir boyunluk.. şu kimsesizlik yurdu şu Allah’ına kadar bihodluk… Ruha figüranlık yaparken en kral sahnemizdir kelimeler.. kuşandık parmakları susamadık.. feyz kariha
Durmadan kaydırırken ertelediklerimiz
Akşam oluyor. Milyonlarca insan neredeyse aynı hareketi yapıyor. Telefon açılıyor. Bir haber, ardından başka bir haber. Bir video, sonra bir tane daha. Başlangıçta yalnızca birkaç dakikalık görünen şey bazen fark edilmeden saatleri, hatta bütün bir akşamı yutuyor. Bu manzara üzerine çok şey yazıldı. Dikkat ekonomisinden, algoritmalardan ve bağımlılıktan söz edildi. Bunların hepsinde doğruluk payı var. Yalnız bazen en görünür açıklamalar asıl meseleye yaklaşmamızı zorlaştırabiliyor. Çünkü insanın dikkatini dağıtma arzusu yeni değil. Geçmişte de herkes boş zamanlarını Tolstoy okuyarak geçirmiyordu. Uzayan sohbetler, iskambil oyunları, dedikodular, magazin dergileri ve televizyon karşısında geçirilen saatler vardı. İnsan zihni kendisini oyalamanın yollarını her zaman buldu. Bu nedenle sorun insanların eskiden düşünüp şimdi düşünmemesi değil. Yine de bir fark var. Bir zamanlar dikkat dağıtan şeylerin de bir sonu vardı. Gazete biterdi. Televizyon yayını sona ererdi. Yolculuk tamamlanırdı. Misafirler dağılırdı. İnsan eninde sonunda kendi zihniyle yeniden karşılaşırdı. Bugün ise akışın sonu yok. Bir görüntünün ardından diğeri geliyor. Bir haber başka bir haberi çağırıyor. Bir hayat başka hayatlara açılıyor. İnsan artık dikkatini dağıtacak şey aramıyor; dikkatini dağıtacak şeyler onu buluyor. Belki de bugünü farklı kılan şey, dikkat dağıtıcıların niteliğinden çok sürekliliğidir. İnsanlık tarihinde ilk kez hayatın neredeyse bütün boşluklarını doldurabilecek araçlara sahibiz. Oysa bazı boşlukların bir işlevi vardı. Beklemek yalnızca beklemek değildi. Can sıkıntısı da yalnızca can sıkıntısı değildi. İnsan çoğu zaman neyi özlediğini, neden huzursuz olduğunu ya da hangi hayatın içinde kaybolduğunu o görünüşte önemsiz anlarda fark ederdi. Dinlenmek mi, oyalanmak mı? Yine
Makale|Yazı
Otuz Beş Yaş
Yaş otuz beş! Yolun yarısı eder. Dante gibi ortasındayız ömrün. Delikanlı çağımızdaki cevher, Yalvarmak, yakarmak nafile bugün, Gözünün yaşına bakmadan gider. Şakaklarıma kar mı yağdı ne var? Benim mi Allahım bu çizgili yüz? Ya gözler altındaki mor halkalar? Neden böyle düşman görünürsünüz; Yıllar yılı dost bildiğim aynalar? Zamanla nasıl değişiyor insan! Hangi resmime baksam ben değilim: Nerde o günler, o şevk, o heyecan? Bu güler yüzlü adam ben değilim Yalandır kaygısız olduğum yalan. Hayal meyal şeylerden ilk aşkımız; Hatırası bile yabancı gelir. Hayata beraber başladığımız Dostlarla da yollar ayrıldı bir bir; Gittikçe artıyor yalnızlığımız. Gökyüzünün başka rengi de varmış! Geç farkettim taşın sert olduğunu. Su insanı boğar, ateş yakarmış! Her doğan günün bir dert olduğunu, İnsan bu yaşa gelince anlarmış.
Cahit Sıtkı Tarancı
I. İlk Şüphe
1. Bölümde Voltaire, Descartes'i ve onun "Makine Hayvan" Teorisini hedef almıştır. Bahsedilen teori hayvanların birer ruhu veya gerçek anlamda hissetme yetisi olmadığını onların acı çekmeyen sadece mekanik tepkiler veren makineler olduğunu iddia ediyor. Ben de Voltaire gibi hiçbir şekilde bu düşünceye katılmıyorum. Voltaire onların da bizim gibi birer ruha sahip olduğunu savunur ve aradaki farkın akıl olduğunu şu dizeler ile dile getirir: "Oysa onlar ne olduklarını, niçin var olduklarını benim kadar bile bilmiyorlar." 2. Yine bu bölümün devamında "İnsan Merkezciliğini" Ve "Teolojik Doğa Görüşünü" reddeder. Teoriye göre evrendeki her şey insan için yaratılmıştır. Dini görüşümden dolayı kısmen bu görüşe katılsam da teorinin suistimal edilebilir yanı çok fazla. Voltaire' e göre ise insan "haddinden fazla izzetinefis" sergilemiştir. Zira şu dizeleriyle bunu destekler: "Ben insanoğlunun, savunmasızken daima hayvanlara yem olduğunu öldükten sonra da yine hepsine yem olduğunu gördüm. Kral olmak şöyle dursun, sonsuzluğun ortasında tek bir noktada sıkışmış, etrafımı saran her şeyin kölesi olan ben işe kendi kendimi aramakla başlıyorum." Cahil Filozof
Felsefe