İvan, --Oedi Berlioz,- misal sen Tanrı'nın oğlu İsa'nın
doğumunu çok iyi ve hicivle betimlemişsin ama meselenin
özü şu ki, İsa'dan önce doğmuş bir sürü tanrının oğlu var;
örneğin, Fenikelilerin Adonis'i, Friglerin Attis'i, Perslerin
Mitra'sı. Uzun lafın kısası, İsa da dahil, hiçbiri doğmadı,
hiçbiri var olmadı. Doğum veya mesela müneccimlerin zi-
yareti yerine bu ziyaretle ilgili saçma söylentiler dolandığını
betimlemen gerek. Ama senin hikayenden İsa'nın gerçekten
de doğduğu sonucu çıkıyor! ..
ANAHTAR
"Devlet kapısına bir anahtar uydur yeter." sözü ne zaman ortaya
çıktysa biz o zaman "alınteri" ni unuttuk. Sadece alınterini mi?
Kanaati, sabrı, şükrü de unuttuk. Açıkçası başka bir ahlâkı benim-sedik. Hatta itikadımız zedelendi bile denebilir.
Nasıl zedelenmesin?
Devlet kapısına yazılanlar sabahtan akşama üç beş evrak ile uğra-şıyor, sırt üstü yatıyor, tıkır tıkır maaşlarını alıyordu. (Böyle bir batil inanç vardı.)
Bu anlayış sonraları daha beter bir hâl aldı. Adam işini tarif ederken şöyle diyor: "Arkadaş öyle bir iş buldum ki sorma. Sabahtan akşama yatıyorum, parmağımı kıpırdatmıyorum, maaşımı alıyo-rum." Ötekilerin ağzını sulandıran "ideal ig" tarifi buraya geldi.
Devletler devleti soyarken ötekilerin eli armut toplayacak değil ya, onlar da havadan para kazanmanın yolunu buldular ve bir
"çete" kurdular. Her sokaktan bir çete fışkırmasının bir sebebi de budur.
Eskiden, diyelim elli yıl önce, Anadolu'nun pek çok kentinde, evlerin avlusunda "tandır evi" vardı ve ekmek tandırda pişerdi.
Biz çocuklar tandır ekmeğinin kalın ve kuru olan kenarları yemez, ortadaki yumuşak kısma saldırırdık.
ŞU BIZİM MAHALLE
İnsanlar "mahalle hayatını" özlemle hatırlıyor; bazıları "ah nerede o huzurlu-şen günler!" diye iç geçırıyor.
Bu yüzden tv yapımcıları "Şöyle sıcak bir mahalle dizisi çeksek
de krizi aşsak." diye düşünüyor. Perihan Abla'dan bu yana hep böyle. Şu anda oynayan dizilere bakıyorum çoğu bahçeli-ahşap bir evde geçıyor.
Kim özlemez asma çardağı altında komşuların birlikte dolma
sarmasını. Kim aramaz mahallenin delisini, delikanlısını, hocasını, muhtarını, arkadaşını, kahvesini, bakkalını, berberini, komşusunu, okulunu, maçlarını ve bu maçlardan sonra içilen gazozları.
Bu mahalle bize Osmanlı mirasıdır (Ama redd-i miras ederek kriz-entelektüel yaşantısını mahalle
Üstelik şu son birkaç haftada öğrendiği bir şey varsa o da, iyi şeylerin ortaya çıkması için bir parça tehlikeye atılıp arada sırada biraz risk alması gerektiğiydi.
İlk günlerde o kadar çok ağlamıştı ki, gözyaşı pınarlarının kapasitesine kendi bile şaşmıştı. Bilim adamları, bir insanın gözünden ne kadar çok tuzlu su akabileceğini bilirler mi? Bu da ona eski bir anı hatırlattı: Bir yaz, İtalya kıyılarında tatil yaptıklarında, küçük bir küveti deniz suyuyla doldurup bebeği içine sokarlardı... Gözyaşları ile çok daha büyük bir küvet doldurmak, içinde koca bir devi yıkamak mümkündü oysa.
Geminin keşfine kadar deniz düşman bir unsurdu. Fakat su üzerinde insan iradesine tabi, rüzgar veya buhar kuvvetiyle hareket eden teknenin keşif tarihinden beri deniz artık bir ilerleme ve medeniyet unsurudur.
Tüfeğini deppoya koydular,
Esvabını başkasına verdiler.
Artık ne torbasında ekmek kırıntısı,
Ne matrasında dudaklarının izi;
Öyle bir rûzigâr ki,
Kendi gitti,
İsmi bile kalmadı yadigâr.
Yalnız şu beyit kaldı,
Kahve ocağında, el yazısıyla:
“Ölüm Allahın emri,
Ayrılık olmasaydı.”