"Nefret ve acıyla dolu bir dünyada yaşıyoruz, karanlık zamanlardan geçiyoruz ama ararsan hala bulabileceğin sevgi ve ışık da var. Tanıdığın herkes hem iyi hem de kötü olma potansiyeline sahip. Birinin doğrusu, başka birinin yanlışı da olabilir. Güzellik ve kusursuzluk gibi sahte fikirlere gereğinden fazla önem yükleyen bir toplum yarattık. Dünya klon gibi davranan insanlarla dolu; hepsi belli bir şekilde görülmek ve duyulmak istiyor. Küçük ekranlarda kendilerini başkalarıyla durmaksızın kıyaslamakla öyle meşguller ki daha büyük resmi göremiyorlar. Ben dünyayı değiştiremeyeceğimi kabullendim ama eşsizliğin korkulacak ya da hor görülecek değil, kutlanacak bir şey olduğuna inanıyorum. Hayat hem güzel hem de çirkin, bizim de madalyonun iki yüzüyle birden yaşamayı ve karanlıktaki ışığı görmeyi öğrenmemiz gerekiyor."
"Seni seviyorum." diye fısıldadım. " tüm dünyamı alt üst etsem de seni seveceğim. Sırlar saklayabilirsin, bir devrim yapabilirsin, beni hayal kırıklığına uğratabilirsin, muhtemelen beni mahvedebilirsin ama yine de seni seveceğim. Buna engel olamam. Engel olmak da istemiyorum. Sen benim yerçekimimsin..."
Meğer birine aşık olduğunda şairlerin bahsettiği O yüce mutluluk Ancak o kişi de seni seviyorsa hissedilebiliyormuş. Peki ya o kişi değer verdiğin herkese ve her şeyi tehlikeye atacak sırlar saklıyorsa? Aşk, ölme nezaketini bile göstermezdi. Sadece sefalete dönüşürdü. Göğsümdeki ağrı da buydu işte: Sefalet.
Çünkü aşkın kökeninde umut vardı. Yarınlara dair umut. Olabileceklere dair umut. Her şeyinizi emanet ettiğiniz birinin onları sarmalayıp koruyacağına dair umut. Peki ya umudu öldürmek? O lanet şey bir ejderhayı öldürmekten daha zordu.