Düşünce tarihine baktığımızda, trajik düşünürler ve anti-trajik düşünürler arasında bir ayrışma tespit edebiliriz; bizzat kendisi trajik olan bir çatlak gibi de görülebilir bu. Bir tarafta anti-trajikler: İsa ve Marx, Buda ve Sokrates, ve ayrıca Keynes ve genel olarak mutluluk felsefeleri. Onlara göre her şeyin bir anlamı vardır, her şey dünyevi veya göksel bir kurtuluşla iyi biter. Diğer tarafta trajikler: Kant ve Freud, Nietzsche, Max Weber ve Schumpeter. Onlara göre, gölgesi olmayan ışık yoktur, görünmezlik olmadan görünürlük, mutsuzluk olmadan mutluluk, hep mutlu geçen bir aşk da yoktur.
📚🔔 Tatil zili çaldı!
Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞
Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Dünyadaki nesnel parçalanmışlıkları ahlaki iyinin ve kötünün, iyimserliğin ve kötümserliğin ötesinde kavramamızı sağlayan trajik kategorisinin ikinci bir özelliği bugün mutluluk fikri üzerinden yürüyen güncel budalalıkları gülünçleştirebilmesidir. Epey moda olan bu öğretiler,
ne olursa olsun, nerede olursak olalım mutlu olabileceğimiz konusunda nazik telkinlerde bulunurlar; çünkü mutluluk sadece bize, bizim küçük öznelliklerimize bağlıdır, bilgelik ve "pozitif psikoloji" alıştırmalarıyla elde edilebilir. Ahlak Metafiziğinin Temelleri eserinde Kant'ın dediği gibi: "Eğer ilahi Kayra mutlu olmamızı isteseydi, bize akıl bahşetmezdi." Bununla paralel olarak, Flaubert, 13 Ağustos 1846'da Louise Colet'ye yazdığı mektubunda sağduyu ve espriyle şöyle diyor: "Hayvan olmak, egoist olmak ve sağlığı yerinde olmak: işte mutlu olmanın üç şartı. Ama eğer ilki değilseniz hiç şansınız yoktur.
Sabahleyin uyanıp kendine bugün sevinç mümkün, sevinebilirim demek "tek başına" yeterli mi gerçekten, mutluluk dedikleri bu mu? On beş derste bilgelik satan tüccarlar size hayır diyeceklerdir. Onların size vadettikleri sağlamdır. Peki bunu neden ve nasıl başarırlar?
Her şeyin size, sadece size bağlı olduğunun garantisini vererek; sizi mutlu edecek bilgeliğe ulaşabilirsiniz, çünkü o tamamen sizin içinizdedir ve ne başkalarına ne de dünyanın haline bağlıdır. Ne şaka ama! Eğer bunlara inanıyorsanız ne mutlu, ama bir gün hayal kırıklığına uğrama riskiniz büyüktür; bu zoraki mutluluk tiranlığının gerçekleştirilmesi imkansız
gereklilikler ve kısıtlarla sizi mutsuz etmesi çok mümkündür. Ben daha mütevazı bir bilgelikle yetinmeyi tercih ediyorum. Mutsuz olmamak bana yetiyor; her daim olmasa da bir huzur ikliminde yaşamak, böylece ne kadar geçici olduklarını bilsem de ve her durumda benim küçük egomdan çok başkalarına bağlı olduğunu bilsem de belli sevinç anlarına tevazuyla kapıları açmak; benim tercihim bu. Çünkü ayık olmak, zihninin berrak olması hayat kurtarır; ideolojik serapların ise istisnasız patolojik etkileri oluyor ve herhangi birini gerçekten mutlu edebilecekleri konusunda ciddi şüphelerim var.
Doğrusu, küreselleşme gerçek anlamıyla 17. ve 18. yüzyılın bilimsel devrimlerinden sonra başlar. Neden dönüm noktaları olarak bu tarihler? Çünkü basitçe modern bilimin söylemi, insanlık tarihinde hiç kuşkusuz, tek değilse bile, en azından ilk gerçek ve inandırıcı "küresel" temayüle sahip söylemdir. Bütün zamanlarda ve mekanlarda, zenginler kadar yoksullar için, güçlüler kadar zayıflar, aristokratlar kadar avam için, yani bütün insanlar için de geçerli olduğunu meşru bir şekilde öne sürebilen bir söylem olması bakımından ilktir. Çekim yasası evrensel olduğu kadar bu anlamda demokratiktir de.
Baudelaire demiş ki, Tanrı hüküm sürmek için var olması bile gerekmeyen tek kişidir. Biz bu özelliğe sahip üç kavram daha olduğunu düşünüyoruz: Zaman, özgür irade, benlik.