Philip K. Dick, modern edebiyatın alternatif tarih ve distopya alanında en sarsıcı yazarlarından biri. Özellikle “Yüksek Şatodaki Adam”; II. Dünya Savaşı’nı Müttefikler’in değil, Nazi Almanyası ve Japonya’nın kazandığı bir dünya varsayımı üzerine kurularak okuru daha ilk sayfada yerleşik tarih algısıyla yüzleştirir. Dick’in başarısı, bu politik önermeyi yalnızca bir “tersine tarih” oyunu olarak kullanmasında değil; tarihin değişmez, bağlayıcı ve mutlak olduğu fikrini yapısal olarak kırmasında yatar. Distopyayı gelecekte değil; çoktan yaşanmış olması gereken bir geçmişte kurarak, okuru alışkın olduğu zaman çizgisinin dışına iter.
Bu anlatı tercihi, yalnızca tarihsel bir spekülasyon değildir; insan gerçekliğini sorgulamanın etkili yollarından biridir. Çünkü geçmişin değişebilir olduğu fikri, bugüne dair kabullerimizi de güvensiz hâle getirir. Alternatif tarih anlatıları tam da bu nedenle risklidir: Gerçekliğin sorgulanması ile safsata arasındaki çizgi son derece incedir. Ancak insan doğasına, iktidar ilişkilerine ve toplumsal mekanizmalara dair yeni sorular üretebildiği ölçüde bu risk göze alınmaya değerdir.
Bu çerçeveden bakıldığında, Alper Canıgüz’ün “Örümcek Burgacı” adlı romanı; Türk edebiyatında nadir rastlanan bilinçli bir alternatif tarih denemesidir. Roman, hiç yaşanmamış bir 1974 yılında geçer. Bu geçmişte, yirmi yıl önce gerçekleşmiş bir siyasal kırılma sonucunda “hiperdemokrasi” adı verilen yeni bir yönetim biçimi kurulmuştur. Görünürde katılımcı olan bu sistemde kararlar; toplumun tamamı yerine, nasıl seçildiği belirsiz ve manipülasyona açık “örneklem grupları” tarafından alınır. Temsili demokrasinin ötesine geçme iddiasındaki bu yapı, daha en başından itibaren meşruiyet sorunuyla maluldür.
Romanın asıl distopik boyutu ise hiperdemokrasinin bireyin varoluşunu