20 Yaşındaydım…
Cebimde gururla taşıdığım Refah Partisi üye kimlik kartım ile cami altlarındaki parti lokallerinde oralet içip, Milli Gazete, Akit, Türkiye okuyarak, saat başı televizyon haberlerini dinleyerek geçiriyordum günlerimi. Evlerde gizli gizli Şevki Yılmaz’ın hac kasetlerini izlediğimiz günler…
Mevsim kış olsa da ülkedeki atmosferin çok sıcak olduğu günlerin hızlı gündemi başımızı döndürüyordu. Tartışmalarda ateşli ve atarlı bir genç olarak bir tarafta bulunuyor olmak durumu değiştiriyordu tabi. Yukarıda zikrettiğim ve bugün “çöp” hükmünde gördüğüm yayın organlarının algıları ile öğrendiğimiz 3-5 tane basmakalıp ezberler ile konuştuğumuz yıllar…
Sonraki yıllarda tüm bu inanç, söylem, ezber ve bakış açılarımın değişmesine neden olan en önemli ve belki de tek sebep ise din algımın değişmesi, din denen şeyin aslında ne olup ne olmadığını öğrenmem oldu. Sonrasında da zincirleme olarak beynimi prangalayan tüm zincirlerden birer birer ve hızlıca kurtuldum. Neyse… İşin bu tarafı bu değerlendirmenin konusu değil.
28 Şubat dönemi… Aradan geçen neredeyse 30 yıla rağmen güncelliğini, sıcaklığını hiç kaybetmeyen bir dönem. Nasıl kaybetsin ki! Mevcut siyasi iktidar 28 Şubat’a yaslanarak iktidara geldi. İktidarda olduğu çeyrek asırdır da hemen hemen her gün atıf yaparak mağduriyet edebiyatı üretiyor ve tabiri caiz ise “ekmeğini yemeye” devam ediyor. Hiç değişmeyen ve iyi malzeme olan ezber ve sloganik retorikler ile… Tekrar edildikçe köklenip betonlaşması artıyor ve sağlamlaşıyor sanki tüm bu ezberlerin ve sloganların…
Aradan geçen yaklaşık 30 senede kitaplar yazıldı, belgeseller çekildi, oyunlar oynandı 28 Şubat dönemi ile ilgili. Bu yolda üretilen her bir eser, algıları tahkim etme adına bir tuğla daha koydu. Ne ilginçtir ki sonradan 28 Şubat