Dünya edebiyatının en çok konuşulan ve üzerinde en çok düşünülen eserlerinden biri olan Romeo ve Juliet, ilk bakışta sarsıcı bir aşk hikayesi gibi görünse de aslında yanlış iletişimi, aceleci kararları ve insanoğlunun fevriliğini anlatan derin bir trajedidir. William Shakespeare, bu ölümsüz eserinde sadece iki gencin imkansız aşkını değil; insan doğasının zayıflıklarını ve toplumsal dogmaları da sahneye taşır.**
Verona'nın kasvetli, nefret dolu sokaklarında filizlenen Romeo ve Juliet’in aşkı, bu karanlık ortamda parlayan ve etrafını aydınlatan tek ışık gibidir. Ancak bu ışık, ne yazık ki çevresindeki kökleşmiş karanlığı yok etmeye yetmez.
Eserin dikkat çeken bir diğer yönü ise olayların akış hızındaki çarpıcılıktır. Oyunun zaman algısı son derece hızlı ve amansızdır. Gençliğin o sabırsız, aceleci ve yarını düşünmeyen doğası, trajedinin adımlarını hızlandıran en büyük etkendir.
Madalyonun diğer yüzüne baktığımızda ise bizi toplumsal bir körlük karşılar: Capulet ve Montague ailelerinin anlamsız egoları, Rahip Lawrence’ın iyi niyetli ama son derece riskli ve gizemli planları, son olarak da mektubun vaktinde ulaşmasını engelleyen talihsizlikler... Aslında bu koskoca trajedi; yetişkinlerin kendi elleriyle yarattığı kaosun, iletişimsizliğin ve bitmek bilmeyen düşmanlıkların faturasının, gencecik insanlara kesilmesinden başka bir şey değildir.
Sonuç olarak Romeo ve Juliet, sadece süslü aşk sözlerinden ibaret bir yapıt değildir. Kelimelerin gücüyle örülmüş, insan psikolojisini ve toplumsal yapıları şiirsel bir dille eleştiren bir başyapıttır. Shakespeare’in kullandığı dilin zenginliği ve zamansız evrenselliği, bu eseri asırlar geçse de insanlığın ortak hafızasında diri tutmaya devam etmektedir.