Ömründe köyünden çıkıp şehre gitmemiş binlerce zavallıyı "haydi dövüş" diyerek devletlerce, kıtalarca uzağa götürmek! Şanslı olanların çilesi ölünce bitmiş, düştükleri yere gömülmüşlerdir. Peki ya kalanlar! Pek çoğu esir kamplarında sefil, kurtulabilenlerse dönüş yollarında helak olmamışlar mıdır? Mehmet bu dünyaya çile çekmek için doğmaz mı? Daha ilk nefesinde garip değil midir? İşte bu gariplik de ancak son nefesini verince biter. Peki ya o son nefes için yalvaracak hale gelenler?
...Bu ahmaklara nasıl oldu da yenildik, hala aklım almıyor yahu.
"Yine yenilmezdik de, harp sanayisinde Avrupa'ya bu kadar bağımlı olmak, mühimmat için bile Almanlara muhtaç olmak bitirdi bizi. Düşün, adamlar seri atışlı mantelli toplar yapmaya başlamış, sen daha Şeşhane kurup eski kaval toplarını yenilemekle uğraşıyorsun. Sonra 'mukadderat' demek sorumluluktan kaçmaktır."
-Ya istiklal ya ölüm Binbaşı. Bu bizim seçebileceğimiz değil, dövüşmeye mecbur olduğumuz bir kavga. Bu kavgada yanında göreceğin herkes evini, sevdiğini, ailesini bırakıp koşa koşa geldi silah başına. Bak etrafına; burada duyacağın tek yalan 'canım acımıyor komutanım' olacak.
Güleç yüzüyle çıkar koğuştan Binbaşı Ömer Halis. İnce yapılı, orta boylu, kara yağız bir Anadolu delikanlısıdır. İrice burnu ve açık kulakları muzip bir ifade de katmaktadır bu ciddi adama. Ama gösterişten uzak sıradanlığında kadim destanlarda anlatılan kahramanların görkemi gizlidir adeta. Farkında olmadan hayranlıkla bakakalmıştır arkasından Ahmet Muhtar. O anda olması gereken yerde olduğundan şüphe etmeyen, tereddütsüz, kendinden ve davasından emin gencecik bir adam.
Bütün bir yenilginin ağırlığı bizim kuşağımızın omuzlarında kaldı. Balkan'ın yaralarını daha saramamışken yenileri eklendi. Neler hissettiğini gayet iyi anlıyorum Binbaşı. Ama seni temin ederim kafandaki karışıklık da, yüreğindeki sancı da üniformanı giydiğin gün bitecek. Çünkü bu hepimizin son savaşı. Üzerinde üniforman olsun ya da olmasın. Ya memleketimizi geri alacağız ya da bir daha giyeceğimiz bir üniforma zaten olmayacak.