Zweig duyguları okuyucuya aktarmada oldukça başarılı bulduğum yazarlardandır. Dönemin sosyolojik yapısını eleştiriyor ve karakterlerin ruhsal durumunu oldukça derinden aktarıyor romanında. Bir tutku peşine düşüp, derin arzulama duygusunun nasıl hayatın işleyişini değiştireceğini hissettiriyor okurlarına bu eserinde. İnsanın kendi değerinin farkına varamayışının, uçsuz bucaksız sonu gelmeyen bir boşluğun içerisinde kendini, kendine ait olanı bulmaya çabalayışının hikâyesi.
Olay Fransız Rivierası kıyısında, farklı milletlerden oluşan burjuvazi sınıfına mensup insanların konakladığı pansiyonda başlar.
Bir gün otele genç ve yakışıklı Fransız adamın gelmesi ile birlikte sessiz sakin otelin dengesi şaşar. Bu adam oldukça nazik ve kibardır, herkesle çok güzel geçinir. Onlarla sohbet eder ve birlikte güzel aktiviteler yapar; ta ki Lyon'lu şişman bir adamın iki çocuklu karısı Madame Henriette ile bir gece ansızın kaçana değin. Madame Henriette bir tutku uğruna Fransız gençle kaçmıştır kaçmasına da, geride bir eş ve iki tane çocuk bırakmıştır. Her şeyi birkaç gündür pansiyonda kalan bu adam için geride bırakan kadının arkasından hiç hoş şeyler söylenmez. Herkes Madame Henriette'yi fahişe ruhlu ilân eder fakat yazar tüm eleştirilere karşı savunur onu ve bir sebebi olacağını düşünür. Çünkü görüyordur ki Madame Henriette şişman kocasından hiç ilgi görmez. Tartışma bir süre sonra dehşet bir hâl alır ve Mrs. C pansiyonun bilgin, nazik hanımefendisi olarak olaya müdahâlede bulunur. Ve ilerleyen zamanlarda Mrs. C'nin hikâyesi kitabın akışını ele alır. Kocası öldükten yirmi sene sonra, o kumar oynayanları izlemeyi sevdiği için girdiği kumarhanedeki kumarbazı ölümden döndürür ve o gece onunla yatar. Ertesi sabah uyandığında ona dehşet bir ilgi duyduğunu kendine itiraf eder. Dayanılmaz