Bazı hakikatler insanın içini kaplar , bütün damarlarına , sinir uçlarına kadar her yerini doldurur ama bir damlasını bile dışarı atamazsın, kimseye bir şey anlatamazsın, büyük hakikatler böyledir işte , kimse bir şey anlamaz, kimse bir şey demez , sen kendi muhteşem hayatında tek başına kalırsın …
Fakat esas olan ne hissettiğindir, insanın önce içinde bir ışık görmesi gerekir, kendi ateşini içindeki kordan yakması gerekir ve bu kolay değil. İşte bunu anlamam yıllar aldı baba. Anlayana kadar içim hep boş kaldı , yanlış yapmışım gibi buruk kaldı.
Evlilik dediğimiz bu çok parçalı makineleri işler halde tutan yüzlerce vidadan ilkinin ne zaman su koyverdiğini , “Yok , ben artık yapamayacağım galiba,” deyip vidalıktan istifa ettiğini , kaç zaman bize hiç belli etmeden tıkırdayıp durduğunu , hemen yanındaki başka bir vidayı da gevşemesi için taciz ettiğini düşünüyordum. Neticede vidalar gevşemiş , düzenek bozulmuş , Nergis’le makinemiz yolda kalmıştı….
Ölmek nasıl bir ansa yaşamak da bir an. Gözlerini kapar ve bütün gereksiz korkuların çözülüp gitmesine izin verirsin. Sonra korkudan muaf olan bu yeni varoluş halinde kendine sorarsın: Ben kimim?
Şüpheler olmadan yaşayabilseydim neler yapardım? Haksızlığa uğrama korkusu olmadan yaşayabilseydim? Acıdan korkmadan seve bilseydim? Yarın o tadı nasıl özleyeceğimi düşünmeden, bugünün tadını çıkarabilseydim? Zamanın geçişinden ve sevdiklerimi benden çalabileceğinden korkmamış olsaydım? Evet. Ne yapardım? Kimleri umursardım? Ne için savaşırdım? Hangi yollarda yürürdüm? Neler den haz alırdım? içimdeki hangi gizemleri çözerdim? Kısacası, nasıl yaşardım?