Râbıta, müridin şeyhinin hayalini gözünde ve gönlünde taşımasıdır.
Hz. Peygamber (s.a.v)'e salât ü selâm getirerek gönülde bir sevgi bağı oluşturmak da bir tür râbıtadır. Hz. Hasan'ın dayısı Hind b. Ebî Hâle'den Hz. Peygamber'in hilyesini sorarak: "Özelliklerini dikkate alıp onunla kalbî bir bağ kurmak için onu bana tasvir etmeni istiyorum" demesi, bir bakıma kalbî alâka ve râbıtadır.
Sonuç olarak râbıta, Allah ile kul arasına şeyhi üçüncü bir şahıs olarak sokup irtikâb edilmiş bir şirk değil, aksine mürîdin, önündeki model şahsiyete benzemesi, onunla olan beraberliğini kalbi ile sürdürmesidir.
Râbıtanın üçüncü türü Kudsî Râbıta, tasavvuftaki râbıtadır. Yani ilâhî ve zâtî sıfatlarla muttasıf, müşâhede ve ıyân mertebesine ulaşmış bir mürşid-i kâmile gönül bağlamak, huzur ve gıyabında onun sûretini, sîretini ve rûhâniyetini hayal etmek, yanında iken takındığı tavrı, gıyabında da sürdürmeye çalışmak. Râbıtada önemli olan, şeyhin sûret ve sîretini hayalde muhafaza etmektir; fotoğrafını değil Mürşidin huzûrunda bulunma mülâhazası, bazen icmali, bazen da detaylı bir biçimde olur. Mürîd dikkatini şeyhi üzerinde yoğunlaştırmalıdır. Bu sûret ve sîreti hayalde muhafaza durumu, zamanla şeyhin ahlâk ve özellikleriyle bezenmiş hale gelmeyi sağlar. Buna fenâ fi'ş-şeyh tâbir edilir.
Tasavvufta râbıtanın amacı "râbıta-i huzur"dur. Yani sâlike dâima huzûr-ı ilâhîde bulunduğu duygusunu yaşatmaktır. Her an Allah'ı karşımızda görür gibi olmaktır. Bunu sağlamak çok zor, hattâ imkânsızdır. Çünkü Allah müşahhas bir varlık değildir. Öyleyse kulun yoğunlaşmasını sağlayacak, teksifini kolaylaştıracak müşahhas/somut bir objeye ihtiyaç vardır. Tasavvufta bu obje Allah'ın mükemmel tecellilerinin mazharı olan insan-ı kâmil sûretindeki şeyhtir. Sâlik önce bu insan-ı kâmile, ardından Hz. Rasûl'e ve O'nun ardından da Rabb-ı Müteâl'e kalbini rabt etmeli ve bu sûretle huzûr-ı kalbe ermeli, fenâ fillah'a varmalıdır.