• Kullandığımız kelime sayısını artırmaya yarayacak faydalı bir kitap. Ama konu şu ki ofis çalışanları pull ettim push eder misin, update ettikten sonra görüşelim, git repo oluşturdun mu, bir daha check eder misin, set ettim, feedback'ler önemli gibi kendi içinde anlaşılan fakat dışardan bakıldığında şekilcilikle nitelendirilen bir kelime gurubuna sahiptirler. Demek istediğim iyi hoş bu kitapta da bir sürü kelime öğreniyoruz fakat bunların bir de iletişime geçtiğimiz kişi tarafından anlaşılması gerekirki bir anlam ifade etsin yoksa söyleyen kişi komik duruma düşebilir. Mesela tevafuk, bilmukabele, nüktedan, kadirşinas, ahdevefa gibi kelimelerin hepimizde karşılığı vardır fakat şurimşine, dilhun, şikemperver, harfendaz, berceste gibi kelimeleri kullandığımızda karşımızdaki kişide bir anlam ifade etmeyeceği için biraz komik duruma düşebiliriz. Bence bu tarz kelimeler öğrenilse bile yazılı anlamda etkili olabilir. Konuşma dilinde ortak dil her zaman daha anlamlı ve güzeldir.
  • Evren’deki herşey yaratıldığı şey üzeredir ve bu nedenle kuldur, sınırlarındadır.

    Insan, aklı ile yaratılışının sınırlarını aşar; insan olmaklığına zarar verir. İşte din bu anlamda aklımızı sınırda tutarak, insanlığımızı korumaya çalışır. Heidegger’in deyişiyle “sınır bir kere çiğnendi mi, çiğnenecek başka bir sınır kalmaz.” Sonuç açıktır, insanlığını -sınırını bir kere çiğneyen kişi, herşeyi çiğner, çiğneyebilir.

    İşte bu nedenle süfî,sınırında/insanlığında kalarak, herşeyiyle Evren’i kendinden korur, korumaya çalışır; çünkü aklıyla zarar veren, zulm eden, yaratılışına karşı iş yapabilme gücüne sahip, sınırlarına isyan edebilen tek canlı, insandır. Çünkü insan kebed üzere yaratılmıştır (Beled 4); yani İbn Abbâs’ın tefsiriyle insan dik duran ve ufka bakan bir varlıktır; bu nedenle yolunu bulma meşakkatine maruzdur.

    Başka bir deyişle, Evren’de herşey kendi yolundadır; ihsan ise kendi yolunu kurar; yol anlamına gelen din, insanı seçiminde serbest bırakmakla birlikte, yolun müstakim olanını yani bir istikâmeti, yönü olanını teklif eder insana; insanı dolaşıp durmaktan, hayata dolanmaktan, dağılmaktan kurtarmak için yola koyar. Bu nedenle kısaca şöyle denilebilir: Tanrı, aklın sınırı; din, terbıyesıdir. Sınırı ve terbiyesi olmayan aklın neler yapabileceğini anlamak için tarihe bakmak gerekmez; etrafınıza da bakabilirsiniz…

    Bu nedenle, denilmiştir ki, din, aklın sağlığıdır; çünkü onu terbiye eder ve sınırında tutar. Din, aklı koruduğu için, öteki varolanları da akıldan korumuş olur; onları güvende tutar. Ancak dinin aklı terbiye etmesi/koruması ile aklı işgal etmesi arasındaki ince ayrıma da dikkat çekmek gerekir. Çünkü bilinç içeriği hâlini almayan aşırı bir dindarlık da hastalıktır; insanı hasta eder.
  • “ İlk kıyası Şeytan yapmıştır ! “ .. Bu tespit genel kabul görür , hatta İbni Teymiyye çizgisiyle birtakım sufi görüşün mutabık olduğu ender alanlardan birisi 🙂

    Oysa okumalarım ışığında kişisel görüşüm kıyas ilk olarak melekler tarafından yapılmıştır . Kıyas anlamında illa şeytana bir “ İlklik” ünvanı verilecekse ; “ Batıl Kıyası ilk yapan şeytandır “ denilebilir ..

    Melekler şartlı kıyasla hakiki bir sonuca ulaşmayı talep ederler , zira öncül bileşenler şunlar : 1) İnsan bozguncu ve kan dökücü 2) Melekler tesbih ve takdis edici .. Bu ön bileşenler melekleri şu sonuca götürmez : O halde insanı Halife kılmak meşru değildir ! Aksine melekleri şu sonuca ulaştırır : Bu bileşenler bir hüküm vermek için bize yeterli gelmemektedir . Zira Allah hakim ve alimdir .. Bilmediklerimizi bilir ve aydınlatır ..Neticede Allah’ın hükmünü , yargısını; Hz Adem doğruluk değeri vererek (isimleri meleklere söyleyerek ) aktüel kılar ve meleklerin şartlı kıyasları açıklığa kavuşur ..

    Şeytan ise basit kıyası seçmiştir .. Bu kıyasıysa batıl yorumlamıştır .. Hükmü de batıl vermiştir..

    Şu halde “ İlk kıyası şeytan yapmıştır “ demek , müslüman bilinçaltına aklı problemli bir alan olarak işlemekten başka birşey değil .. “ İlk hakiki kıyası melekler , ilk batıl kıyası şeytan yapmıştır “ demekse ; müslüman bilinçaltına aklın doğru bir imajla derc edilmesidir ..
  • "Sufi değilsin biliyorum."
    "Olman da gerekmiyor. Sen sadece Rumi ol, yeter."
  • Sufi psikolojisi tekamül prensiplerine dayalı bir insan ruhu modeli içerir. Ruh yedi yön ya da boyuta sahiptir: Madeni, nebati, hayvani, insani, ruhi, sırri ve sırların sırrı boyutlarında. Bunların her birisi yedi bilinç düzeyine sahiptir. Tasavvufta hedef; hepsinin denge ve uyum içinde çalışmasıdır.
  • "Ben nefsimi temize çıkarmıyorum. Çünkü nefis, gerçekten kötülüğü emreder. Ancak Rabbimin esirgediği müstesna! Çünkü Rabbim, çok bağışlayıcı; çok merhametlidir. (12.53)"

    Ben buradaki "Çünkü nefis, gerçekten kötülüğü emreder" ifadesindeki nefsi, nefs-i emmâre (zalim nefis) şeklinde tercüme ediyorum; çünkü bu olumsuz temayüller yaşamımıza tıpkı bir zalim-i mutlak gibi egemen olmaktadır. Bunların kökü genellikle derin bilinçaltında yer alan egoist güdülerdir. Hala büyük ölçüde zalim nefsin etkisi altında bulunan bir çok Batılı psikolog, filozof ve diğer uzmanlar, nefsin bu halini normal görmektedirler. Halbuki Sufi psikolojisine göre zalim nefs, düşünce ve kavrayışın en ağır sapıklıklarının temelinde yatar. Kendimiz ve başkaları için en büyük tehlike kaynağıdır. Tasavvuf, zalim nefsin anlaşılması ve dönüşümü için güçlü ve etkili araçlar sağlar, Bu araçlar arasında
    nefs muhasebesi, öz-disiplin ve başkalarında kendini görme yer alır.
  • Sevgi, temel Sufi manevi disiplinlerinden bir başkasıdır. Sevginin mekanı da
    kalptir. Başkalarını sevmeyi öğrendikçe, Allah (c.c)'ı daha çok sevebiliriz.