Tasavvufta en kadim tavırlardan biri tamamen nefsi eritmeye odaklıdır. Buna melâmi geleneği derler. Melamiler nefsin sürekli ön plana çıkıp bilinmek istediğini ve kendisi hakkında iyi düşünülmesini istediğini bilirler, bu yüzden de amellerini halkın bakışlarından hep gizli tutarlar. Meselâ melamiler asla özel tarikat kıyafetleri giymezler. Özel buluşma yerleri yoktur. Görünür tüm ziynetlerden kaçarlar, zira bilirler ki nefs dünyanın süsüne bayılır.
Evvela hayatını düzene sokmalı ve sukûnet, sebat, hizmet ve dürüstlükle dolu bir hayat yaşamaya başlamalısın. Bütün bu süre boyunca da dini vazifelerine özen göstermelisin. Aksi takdirde bu, organik çimen yiyen ve mükemmel derecede katışıksız süt veren bir ineği sağmak gibidir; onu dibinde delikleri olan bir kovaya sağdığın için süt heba olur gider. "Bütün o sütü kaybedersin. Kişilik bu örnekteki kovayla büyük benzerlik taşımaktadır.
İçinde taşıdığı muhtevayı kısmen içine çeken toprak bir kap gibi, ilahi emanetin şuurlu bir taşıyıcısı olmakla bir velinin kişiliği de ilahi vasıflar olan aşk, nur, cömertlik ve merhametle dolar.
Velilerin kendi kişilikleri vardır ama bu kişilikler artik onlara hükmedemiyordur. Onlar kişiliklerine hakimdirler. Bunu ifadenin başka bir yolu şudur: kişilikleri artık güzelleşerek birer cemal tecellisi haline gelmiştir. Nur ve aşk ile dolmuşlardır.
Vaktiyle ömrünü bir nişane aramakla tüketen bir derviş varmış.
Kalbinde bir darlık zihninde bir düğümle yollara düşmüş.
Bir gün bir su kenarında mola verdiğinde oradan geçen yaşlı bir oduncuyla karşılaşmış.
Oduncu hiçbir şey demeden heybesinden kurumuş bir ekmek parçası çıkarıp dervişe uzatmış.
Derviş tam teşekkür edecekken oduncu fısıldamış: senin rızkın bu ekmek değil onun içindeki boşluktur evlat.
Derviş bu söze bir anlam verememiş ekmekten bir parça koparmış ama içinden küçük paslı bir anahtar düşmüş Bu nedir diye bakarken oduncu çoktan sislerin arasında kaybolmuş.
Derviş elinde Bu anlamsız anahtarla haftalarca yürümüş.
Nihayet bir şehre varmış şehrin girişinde bir cami avlusunda oturan başka bir sufi dervişi görür görmez ayağa kalkmış.
Geleceğini biliyordum demiş çünkü rüyamda elinde paslı bir anahtar tutan birinin kapısı olmayan bir dergaha hayat vereceğini gördüm.
Derviş şaşkınlıkla ama benim anahtarım var kapım yok demiş.
Sufi gülümsemiş tevafuk işte budur derviş efendi sen anahtarı bulduğun an kapı çoktan inşa edilmeye başlanmıştı.
Sen yola çıktığın an menzil sana doğru yürümeye başlamıştı.
O akşam derviş elindeki O paslı anahtarın aslında bir sandığı değil kendi Gönül kapısını açtığını fark etmiş.
Oduncunun O gün o saatte orada olması ekmeği ona vermesi ve sufinin rüyası...
Hepsi tek bir elin yazdığı gizli bir şiirin mısralarıymış.
Derviş anlamış ki tesadüf dervişin lügatinde yoktur sadece vaktini bekleyen birer tevafuk vardır.