Bazı kitaplar vardır, bittiğinde sadece kapağını kapatırsınız. Bazıları vardır, sizi kapattığınız yerden uzun süre bırakmaz. Anna Karenina benim için ikinci gruptaydı.
Tolstoy bu kitapta sadece bir aşk hikâyesi anlatmıyor. İnsan ruhunu, toplum baskısını, yalnızlığı, tutkuyu ve insanın kendi içinde verdiği savaşı anlatıyor. Kitabı okurken bazen Anna’ya kızdım, bazen onu çok iyi anladım. Ama en çok da herkesin içinde biraz Anna olduğunu fark ettim.
Kitaptaki karakterler o kadar gerçekti ki hiçbirini “kurgu” gibi hissedemedim. Özellikle Levin karakteri… Tolstoy’un kendi iç dünyasını en çok ona bıraktığını düşündüm. Hayatı sorgulayan, sürekli anlam arayan bir insanın iç sesi gibiydi. Bazı sayfalarda altını çizmekten okumaya ara verdiğim oldu.
Tolstoy’un en büyük gücü bence insanı çıplak haliyle yazabilmesi. Kimse tamamen iyi ya da tamamen kötü değil bu romanda. Herkes kırılıyor, hata yapıyor, seviyor, pişman oluyor. Bu yüzden kitap yıllar geçse de eskimiyor.
Anna Karenina bana göre sadece Tolstoy’un değil, dünya edebiyatının da en güçlü romanlarından biri. Çünkü insan değişse bile duygular değişmiyor. Ve Tolstoy bunu herkesten daha iyi biliyor.
“Mutlu ailelerin hepsi birbirine benzer; her mutsuz ailenin mutsuzluğu kendine göredir.” cümlesiyle başlayan bir kitabın sıradan olma ihtimali zaten yoktu.