Güzel günlerdi onlar. Genç olduğu, güçlü olduğu anlar. Yaşama tepeden bakan bir deli kızın, ömrünü hiç bitmetecekmiş gibi upuzun sandığı günler... Acıların başlamadığı, çaresizliklerin yüreğini daraltmadığı günler...
"Ölüm dedikleri bu mu acaba Rıfat Bey?" diye geçirdi içinden. "Yavaş yavaş uzaklaşıyor gibiyim tutunduğum her şeyden. Tüm yaşarnım gözlerimin önünden hızla geçip gidiyor. Yetişemiyorum. Elimi uzatıyorum, tutamıyorum. Her şey sisli, puslu... Fakat karanlık değil. O kadar parlak ki gözlerim kamaşıyor; beynim uyu-şuyor sanki... O ışık her yanımı kapladı. Beni sarıyor. Tanrım, ne kadar parlak bir ışık bu."
Ona hastalığı da, tedavi de baştan sona aptalca, hatta gülünç görünüyordu.
Tedavi sanki kırılmış bir vazonın parçalarını ortaya koyarak onarmaya çalışmak gibi saçma bir işlemdi.