Şimdi düşününce, şaşılacak şey olsa da, benimle ilgili konularda genelde haklı da çıkardın; yüz yüze konuşurken bunun böyle olması anlaşılabilir bir durumdu çünkü seninle pek yüz yüze konuştuğumuz söylenemezdi ama gerçekte de durum buydu. Fakat bu, anlaşılamaz bir şey de değildi. Ben halihazırda tüm zihnimle senin baskının ağırlığını üstümde hissediyordum, hatta seninkilerle uyuşmayan düşüncelerim söz konusu olduğunda bile. Ve hatta, özellikle bu noktada. Görünürde seninkilerden bağımsız olan tüm düşüncelerim, aslında en baştan senin aşağılayıcı yargılarının baskısı altındaydı; bir yandan bunlara katlanırken başka bir düşünceyi eksiksiz ve kesintisiz bir şekilde çözümleyebilmem mümkün değildi. Burada büyük fikirlerden değil, çocukluğa özgü küçük fikirlerden söz ediyorum. Bir şey hakkında mutlu olmam, bu duyguyla dolu olmam ve bu şekilde eve gelip bunu dile getirmem yeterliydi; cevabın genellikle alaycı bir iç çekiş, belli belirsiz bir kafa sallama ya da parmaklarını masaya vurup, "Bu mu yani seni bu kadar heyecanlandıran?" "Keşke benim de böyle dertlerim olsaydı." "Kafam o kadar da sakin değil." "Amma da olaymış!" ya da "Bunun şerefine git ve kendine bir şeyler al o halde!" demek olurdu. Elbette, sen bir sürü güçlükle mücadele ederken, her çocuksu saçmalık karşısında coşkuya ya da endişeye kapılman beklenemezdi. Ama sorun bu değildi zaten. Sorun, senin muhalif yapından dolayı, karşındaki çocuğa bu hayal kırıklıklarını hiç aksatmadan ve en derinden yaşatmak zorunda oluşundu. Cesaret, kararlılık, güven, sebepli ya da sebepsiz bir neşe, sen karşı olduğunda sonuna dek direnemez, varlığını sürdüremezdi; üstelik, benim yaptığım hemen hemen her şeye karşı olduğun da pekala düşünülebilirdi.