İki duvarı doğum, iki duvarı ölüm olan bir hapishaneye mahkûm
olan insan! Ancak bir kez doğdu mu, hücresinin dört duvarı da ölüm
oluyordu. Hatta bu yüzden, hayatın, yanında, bedavadan verilen tek anlamı,
Harmin’in de dediği gibi, ölüm korkusuydu. Ve linç, bu korkunun bir taş
kadar somutlaştığı anın adıydı.
Sonra da biraz yürüyüp düştüm... Kalktım ve biraz daha yürüdüm. Sonra
bir daha düştüm. Bir daha kalktım, yürüdüm. Ve bir daha düştüm. Paranın
kalanı da öyle bitti. Düşe kalka... Elimde bir şişe votkayla... Annemin meleği
ancak bu kadarına yetmişti: Tütün, tedavi ve sarhoşluk. Yine de annemden
daha çok işe yaramış olduğu kesindi!
“Sadece sev!” Defalarca tekrarlamıştı... İneği sev, kendini sev, insanları sev,
hayatı sev... Sadece sev, öyle mi? Siktir! Sen hiç hayatında bir Gazâ tanıdın
mı? Kolaysa gel de sen sev, amına koyayım!.. Sonuçta, belki bir deliydim...
Ama insanlara dokunacak kadar değil!