Hayatının değerine dair dertleri hiç olmasa da, kendisinin ve daha bir dolu insanın yaşamaya neden devam ettiğini hep merak etmişti; bazen kendini ikna etmekte bile zorlanıyordu, oysa daha milyarlarca insan aklının dahi alamayacağı yokluklar, sefalet ve hastalıklar içinde yaşayıp gidiyordu. Ama hiç vazgeçmiyorlardı. O zaman insanın yaşama kararlılığı bir tercih değil de, evrimin eyleme geçiş şekli miydi? Beynin içinde kas bağları kadar sertleşip zedelenmiş bir nöron takımyıldızı, insanların mantıklarının emrettiği bir şeye karşı durmalarını mı sağlıyordu? Bir yandan da sarsılmaz değildi bu içgüdü, kendisi bir kere yenebilmişti. Peki sonra ne olmuştu ona? Zayıflamış mıydı, daha dayanıklı hale mi gelmişti? Hayatı, yaşamayı tercih edebileceği kadar kendine ait miydi hâlâ?
Hayatın anlamı var mı yok mu diye düşünmeyi, bir tuzu kuru insan meselesi olarak, hatta bir ayrıcalık olarak görmüştü hep. Kendi hayatını anlamlı bulmuyordu. Ama bundan da çok rahatsız değildi.