"İlkin," diye yazıyor Pursewarden, "kişiliğimizdeki boşluğu aşkla doldurmaya çabalarız, kısa bir süre bütünlediğimizi sanır, seviniriz. Ama bu, yanılgıdan başka bir şey değildir. Çünkü bizi dünyanın bütününe bağlayacağını sandığımız bu şaşılası yaratık, sonunda bizi ondan büsbütün koparmayı başarır. Aşk önce birleştirir, sonra ayırır. Başka nasıl büyürdük?"
Alıntı
Bugün içimi çeke çeke uzun bir süre ağladım. Adaletsiz olan herkesi herşeyi şikayet ettim yaradana. Onca emekleri her gün kurulmuş o kadar hayali bıraktığıma, pes ettiğime, artık vazgeçmişliğin yenilgisine iyice ağladım. Ben bu değildim. Bu sistem ve bu insanlar gün be gün elimden şükrümü aldı. Hiçbirini affetmeyecegim. En tepeden en alta olan hiçbiri, hepinizi Allah'a şikayet ettim.
Reklam
Bazı cümleler vardır; duyduğun anda içinde yıllardır sakladığın bir gerçeğin kapısı aralanır. Acının geçmesini istemediğini fark etmek, insanın kendine itiraf edebileceği en zor şeylerden biridir. Çünkü bazen özlediğimiz kişi artık hayatımızda değildir ve geriye kalan tek bağ, içimizde taşıdığımız o sızıdır. O acı kaybolursa, sanki ona dair son iz de silinecekmiş gibi gelir. Bu yüzden kalbimiz iyileşmek ile hatırlamak arasında sessiz bir savaş verir. Bir yanımız huzur bulmak isterken, diğer yanımız acıya tutunur; çünkü acı, sevginin hâlâ yaşadığının kanıtı gibi görünür. Oysa sevgi, yalnızca acıyla var olmaz. İnsan birini unutmadan da iyileşebilir, hatıralarını kaybetmeden de gülümseyebilir. Ama bunu kabul etmek zaman ister. Belki de bu yüzden, bazen tek bir cümle insanın bütün dengesini altüst eder. Çünkü o an anlarız ki, bizi yaralayan şey kayıp değil; o kaybı bırakmanın verdiği korkudur. Ve bazı gerçekler vardır, duyulduğu andan itibaren insanı uzun süre eskisi gibi bırakmaz. Mucize Yazar
Biliyor musun Antepli, evet ben de çok yanlış yaptım özellikle zekanı eğitimini hiçe sayarak yurtdışı konusunda sana yalan söylemeye kalkışmam sen yalanımı yemesen de bunu söylemiş olmam (bu konuda hâlâ pişmanım) sonra doğum günümde nispet yapmam (bunu da anlıyorum) yerine koyuyorum kendimi. Evet canım acırdı. Erkeklik gururunu incittim. Hele ki yalanı birini aptal yerine koymayı kolay affetmezsin biliyorum. Ama ben senin yerinde aynı durumu yaşamış olsaydım. Bu yanlışı sen bana yapmış olsaydın ve yakın bir süreçte çok yakının ve değer verdiğin bir insanı acı bir ölümden kaybetmiş olsaydın senin hiç hoşuna gitmeyen deli gibi kıskandığın bir erkeğe gözünün önünde yorum yazmazdım. İşte aramızdaki fark bu. Bu da benim devrimci ahlâkımdan geliyor işte. Ha bir de şunu yapmaya çalıştın ciğerini tanıyorum ben senin artık. Madem sen sosyal medyanı benim istediğim gibi kullanmıyorsun ve isteklerimi yapmıyorsun (uç sol paylaşımlar, görümcemli espriler, argo konuşmam, açık giyinmem, melankolik paylaşımlarım, çocuk mevzusu vs...) ben de o zaman özgür irademle istediğim kişiye yorum yazarım, bu yazdığım kişi senin nefret ettiğin ve senden daha açık giyinen biri bile olsa. Ki o kadınınki açıklık değil teşhircilik ama neyse. Ama senin matematik öğretmenin kimdi bilmiyorum ya da nasıl bir adalet anlayışın var bu mesleği icra eden biri olarak merak ediyorum. Bir Marksist alıntı paylaşımının, görümcemli espri paylaşımının ederi sırf sevdiğin kadını kıskandırmak için bir kaşara kendini peşkef çektirmek değildir. O kadına aramızdaki mevzuları dökmek hiç değildir. Büyük bir ölüm acısı olan bir kızın arkadaşlarıyla biraz olsun o acıdan uzaklaşabilmek için yaptığı eğlenceyi kıskanıp burnundan getirmek hiç değildir. Kıyafette de sadece açık giyiniyorum. Teşhirci değil demiştim. O kaşardan
"SİYASAL İSLÂM" DEĞİL "İSLÂMCI SİYASET"...
(...) Tersinden de delillendirilebilecek anlayış… CIA Ortadoğu Dairesi eski sorumlusu ve Büyük Ortadoğu Projesi baş mimarı Graham Fuller anlatıyor: - "Mısır’daki, diğer Arab ülkelerindeki İslâmî hareket, “İslâm tarîktir” diyor. Yâni “yolumuz odur” diyor. Bunu söyleyebilirler, ama bu isbatlanmış bir gerçek değildir. Hele siyasî bir program hiç değildir. Siyasî hayata katılıp sanat, vergi, sağlık, eğitim, sanayi politikalarının spesifik hatlarını açıklamak zorunda kaldıklarında, lâiklikle barışmaktan başka çare bulamıyorlar. O zaman İslâm’ın arkasına saklanma imkânları kalmıyor. Müşahhas hâle gelmek durumunda kalıyorlar. Müşahhas hâle gelme de uzlaşmayı beraberinde getiriyor. Eğer şiddete başvuran, devleti yıkıp İslâmî diktatörlük kurmak isteyen bir eğilim varsa, ki bu çok olumsuzdur, o zaman demokratik devlet elbette güvenliğini sağlayacak adımları atar. Zâten İslâmî hareketin önündeki en büyük görev de inançları çağa uyarlamaktır. Diğer yandan İslâm’ın bir de özel hayatta yeri var ki, o ayrı bir konu ve her zaman teşvik edilmeli. İster İslâm, ister Hıristiyanlık olsun, din fert hayatındaki ahlâkî değerleri güçlendiriyor. Ama din siyasete soyununca o zaman gerçekçi bazı “tavizler” vermesi gerekiyor. Biz söyleyince anlamayanlar, belki Amerikalı söyleyince uyanır gibi olurlar… Mursî de bunun sıkıntısını çekti, Taliban da çekti, İran da çekiyor… İş öyle “Kur’ân’dan yapacağız, Şeriatı getireceğiz, İslâm’ı hâkim kılacağız” demekle bitmiyor… Dâva, baştanbaşa bir sistem meselesi… Her örgüsü tezatsız bir bütün meselesi… İslâm’ı çağa hâkim kılmanın “vasıta sistemi” meselesi… Bu olmayınca, ya mağara devri hayatına dönmeye “İslâm” deniyor, yahut İslâm dışı sistemlere angaje olunmuş olunuyor… **Bu mevzuda dünyada Büyük Doğu-İBDA‘dan başka örnek ve
Akademya Yazıları
DİN SÖMÜRÜCÜLERİ ve MUHATAP ANLAYIŞ...
(...) Yine anlaşılmadığının ve daha uzun yıllar boyunca “acaba mı?” gibisinden bakılacağının farkındayım. Onun için daha basit örnekler vereceğim. Meselâ geçen gün Cağaloğlu’nda bir kitabçının camında şöyle bir afiş gördüm: -“Asr-ı Saadetteki İslâm’ı yayacağız!” Nasıl olacak bu? Sen Peygamber misin? Değilsin… Senin çevrende “Sahabîler” gibi bir örnek ümmet kadrosu mu var? Yok… Sen Asr-ı Saadetteki vasıtalara mı sahibsin; tıpkı onlar gibi yaparak mı İslâm’ı yayacaksın? O da değil… Beytülmal kuracak mısın, zekât toplayacak mısın, cihad edecek misin?.. Söz konusu bile değil… Eee?.. Daha çok soru sorarım ama, dikkat ederseniz, “aynısı” olmayı geçtik, “gibi”sine geldik, oradan da haber yok… Durun ben ne yapacaklarını tahmin edeyim: “Ey Müslümanlar, Asr-ı Saadetteki İslâm işte budur” diye kitablar yazacaklar, onları şu kalitede bir kâğıda basacaklar, şuradaki ve buradaki kitabevlerine dağıtacaklar, şu ve bu gazete, dergi ve internet sitelerine reklam verecekler, şu kadar miktar satacaklar, bu kadar para kazanacaklar… Peki, şunu sorayım: Bunların hangisi var Asr-ı Saadette? Hiçbiri… Özetle din sömürüsü yapacaklar. Emin olun, başka hiçbir şey değil… Yetmez mi bu kadar sahtekârlık, sahte Müslümanlık? İslâm bunlar için bir dâva değildir. İslâm bunlar için bir çıkar aracıdır. Bununla para ve şöhret kazanırlar. Onların gençlerine bakın: İslâm’ı “âhiretlik” bilirler. Orta yaşa gelince, geçim derdine girince, bu sefer İslâm onlar için “dünyalık” olur, geçim vasıtası olur, kazanç kapısı olur. __Ben senelerdir müşahede ederim bu ortamı: Hiç değişmez… Şu üniversitelerdeki gençliği, özellikle; ki onlar üzerine çok zengin intibâlarım var, belki bir gün kitablaştırırım da… Şöyle diyeyim: Gençliğin dinamizmini işte böyle sahtekârlıklarla, dolandırıcılıklarla
Akademya Yazıları
Reklam
Reklam