Kardeşimin Hikayesi öyle bir kitaptı ki, okurken durup soluklanmam gerekti. Sindire sindire ilerledim, çünkü bazı satırlar öyle kolayca geçip gidilecek gibi değildi. Bazen gözlerimi kitaptan kaldırıp boşluğa baktım, bazen iç çekerek sayfaları çevirdim.
Her Livaneli kitabında derin bir yolculuğa çıkarım ama bu bambaşkaydı. Bu kez yalnızca bir hikâye okumadım, onun içinde kayboldum. “Ben ne okudum?” sorusu zihnimde yankılanırken, bazı cümlelerin içimde bir yerlere çarptığını hissettim. Son sayfayı kapattığımda bittiğini biliyordum ama içimde bir şeyler hâlâ devam ediyordu. Ve o an, okuduklarımla beraber ağlamak istedim.
Kardeşimin Hikayesi, Zülfü Livaneli’nin psikolojik derinliği ve gizemi ustalıkla harmanladığı bir roman. Hikâye, küçük bir sahil kasabasında işlenen bir cinayetle başlıyor. Gazeteci bir genç kadın, bu olayın izini sürerken, kasabanın gizemli karakterlerinden biri olan emekli mühendis ile tanışıyor. Adam, kadına kendi hikayesini anlatmaya başlıyor ve okur olarak biz de bu anlatının içine çekiliyoruz.
Roman, yalnızlık, aşk ve insan doğasının karanlık taraflarına dair derin sorgulamalar içeriyor. Anlatıcı karakterin dünyaya bakışı, onun geçmişiyle kurduğu ilişki ve olaylara dair soğukkanlı yorumları, okuru bir yandan büyülerken bir yandan da rahatsız edici bir gerçeklikle yüzleştiriyor. Ve elbette Livaneli’nin en büyük ustalığı burada da devreye giriyor: Hikâye ilerledikçe gerçek ile kurgu arasındaki sınır bulanıklaşıyor.
Sonu, tüm hikâyeyi yeniden gözden geçirmeye zorlayan türden… Kitabı bitirdiğinizde geriye dönüp satır aralarına gizlenen ipuçlarını keşfetmek istiyorsunuz. İşte tam da bu yüzden, Kardeşimin Hikayesi sadece okunup biten bir roman değil; bir süre zihninizde yankılanmaya devam eden bir deneyim.