Fantastik okurken uzun zamandır içimde küçük bir mesafe vardı. “Mantık arıyorsam neden fantastik okuyorum ki?” diye düşünürdüm. Çoğu zaman büyü sistemleri rastlantısal, olay örgüsü ise tamamen yazarın keyfine bağlı ilerliyormuş gibi gelirdi.
Sonra Brandon Sanderson’la tanıştım.
Bana fantastik edebiyatın aslında ne kadar disiplinli, tutarlı ve akılcı olabileceğini gösterdi. Bu kitapta hiçbir güç “çünkü öyle” diye var olmuyor. Büyü sistemi kurallı, gelişim basamaklı ve karakterlerin psikolojik dönüşümüyle paralel ilerliyor. Olaylar sürprizli ama asla temelsiz değil.
Ama asıl etkileyici olan şey evrenin büyüklüğü değil, bu büyüklüğün kontrol altında tutulabilmesi. Fırtınalar, savaşlar… Hepsi karakterlerin kaderini gerçekten şekillendiriyor.
Ve karakterler… Özellikle iç çatışmalarıyla.
Bu kitapta güç kazanmak demek yalnızca daha güçlü olmak değil; korkularınla, travmanla, inançlarınla yüzleşmek demek. Karakter gelişimi bu kadar somut ve katmanlı yazılmış bir seri uzun zamandır okumamıştım. Belki de hiç okumadım.
Henüz serinin ikinci kitabındayım ama şimdiden şunu söyleyebilirim: Bu yalnızca iyi bir fantastik seri değil, iyi bir roman serisi. Tür sınırlarının ötesinde güçlü.
Eğer epik fanteziye mesafeliyseniz ya da “fantastik ama mantıklı olsun” diyorsanız, Brandon Sanderson'a şans verebilirsiniz.
Kitapla ilgili değiştirmek isteyeceğim tek nokta ise ara bölüm kısımları olurdu. Ana hikâyenin akışına tamamen kapılmışken bir anda bambaşka bir ülkeye, farklı bir kültüre ve henüz bağ kurmadığım bir karakterin bakış açısına geçmek zaman zaman ritmi benim için sekteye uğrattı.
Özellikle ilk yarıda, yeni bir coğrafyayı ve kültürü zihnimde oturtmaya çalışırken asıl hikayeden duygusal olarak koptuğumu birkaç kez fark ettim. Yazarın burada uzun vadeli bir plan kurduğu çok belli;