Sürgün edebiyatının usta yazarı, bu kitapta yazma serüvenini anlatıyor ama ben çok istesem de, ne yazarsam yazayım bu kitabı tam anlatamayacağım. Hep en çok etkilendiğim bütün kitaplardaki gibi, sanki ne desem eksik kalacak...
Mehmed Uzun’un kitaplarında hep bir gerçeklik var. Sanki roman değil de onun anı defterini,hatıralarını, hayatının özetini okuyorum.
Daha önce yasaklanmış neredeyse bütün romanlarını okudum. Onun tek derdinin Kürt diline ve kültürüne sahip çıkmak, onu yaşatmak olduğunu biliyorum. Bu kitapta da bunu yaparken neler yaşadığını, neler hissettiğini anlatıyor.
Bir yanda dış dünyanın kurduğu o “yapay” düzen. Anıtlar, heykeller, ideolojiler…Onun, bunlara inat sığındığı yer bambaşka: Sözler, hikâyeler, anlatılar…Fakat bir gün dedesi: "Uzak çok uzak ama beni iyi dinle ve şimdi söyleyeceğimi asla unutma. Senin şu karşımızdaki gökkuşağına, o canlı renklere ulaşman lazım. Ben ulaşamadım, babana hep söylüyordum heyhat! O da ulaşamadı fakat senin mutlaka ona ulaşman lazım" dediği cümleler, Ruhun Gökkuşağına ulaşması; sözlü anlatım geleneğinin artık yazıya geçirilmesi gerektiğiydi. Bu dedesinin sadece bir hayali , vasiyeti değil ; Kürt kültürünün , Kürt dilinin devam etmesi için yapılan bir çağrıydı. Ama o dönemin Türkiye'sinde bu çok da kolay bir şey değildi. Bunun için tek kelime Türkçe bilmeden okula gidip okuma yazmayı öğrenmesi gerekiyordu. Ama daha ilkokulun ilk günü, Türkçe bilmediği için öğretmeninden tokat yemesi onu Türkçeden uzaklaştırmıştı. Bunu okuyunca içim gerçekten o kadar acıdı ki... İnsan anadilinden bu şekilde koparılmaya çalışılınca ne hisseder… Bu yüzden Türkçeye küsüyor. Yıllar sonra Yaşar Kemal’in "Teneke" kitabıyla tekrar bir yakınlık hissediyor . Türkçeyle yıllar sonra barışması gerçekten dokunaklıydı.
Yazarlık sürecini tüm