Selam! @sedadraz ve ben en son yaşadığımız Jewel kitabı hayal kırıklığından sonra, Kate Stewart’ın ‘The Bittersweet Symphony’ serisine başladık. Kalbimizin kırılacağını, üzüleceğimizi, ağlayacağımızı biliyor hatta bunu umuyorduk, eh aradığımızı misliyle bulduk
Stella, kendini bildiğinden beri müzikle yaşamış, müziğe, şarkılara, şarkıların içine işleyen sözlerine gönül vermişti. Kendisi bir müzisyen olamadı ama müzik dünyası üzerine çalışan, en yeni ve en iyi grupları keşfeden bir gazeteci olmak hayali vardı. Daha 20 yaşında üniversiteye başlayacağı yaz, hem para biriktirmek hem de tecrübe kazanmak için ablasının yanına Austin’e geldi. Ablasının hem en yakın arkadaşı, hem de iş arkadaşı olan Reid, daha ilk baştan onu etkiledi. Reid’in bir grupta baterist olması ve harika çalıyor olması Stella’yı daha da etkiledi. Diğer tarafta, çalışmak için başvurduğu gazetenin yakışıklı sahibi Nate’le tanıştı. En baştan niyetini ondan saklamayan Nate’i reddeden Stella, kalbini çoktan ruhu yaralı Reid’e kaptırmıştı.
Tamam, kabul ediyorum konusunu ben de okusam bu ne klişe bir konu der geçerim, hatta belki de aşk üçgeni mi var eyvah der kaçarım Ama en büyük yanılgım da bu olurdu sanırım. Kate Stewart, sizi alıyor, en kabul edilmez dediğiniz durumların içine atıyor, duygularınızı allak bullak edip en sonunda da kitabını, karakterlerini sevdiriyor. Sevdirmek ne kelime, onlar için üzülüp, ağlayıp, acı çektiriyor. Reid, Nate, Stella… Üçünü de sevdim ve hepsi için ayrı ayrı üzüldüm Kitabımız mutlu sonla bitti aslında( gerçi Seda’ya göre mutsuzdu) ama serinin adında olduğu gibi ‘bittersweet’ acı- tatlı bir mutluluktu. Birileri için sevinseniz de, başka birileri için üzüldüğünüz türden Seda’yla ilk kitap bizi kesmedi, daha da içimiz deşilsin dedik ve serinin devam kitabına başladık.