Annie Ernaux, yalnızca kendi hayatından yola çıkarak, aslında bütün kadınların hayatını gözler önüne sermekle kalmaz; aynı zamanda yaşadığı ait olduğu sosyal çevresini de bizlere aktarmayı amaçlar. Yapıtlarının bu özelliğinden ötürü onlara birer otososyobiyografi diyebiliriz. Bu terimi yazar bizzat kendi bulmuştur. Bu terimle demek istediği, yapıtlarında kendi hayatından bahsederken aynı anda anlatılan hayatın arka planında bize o dönemin sosyolojik manzarasını da aktarmaya çalışmasıdır. Yani, kendisinin Fransız edebiyatına otososyobiyografi kavramını katmasıyla bir devir başlatmış diyebiliriz.
Öncelikle kitabın genel hatları ile başlayalım. "Bir Kadın" kitabında Annie Ernaux hastanede kalan Alzheimer hastası annesi, onun ölümü ve ölümünden sonra geriye dönük anne-kız ilişkilerini anlatıyor ve deneyimlerini bizlere sunuyor. Çocukluğu, gençliği ve yetişkinliği olarak üç kategoriye ayırabileceğimiz bu kitapta, benim en çok etkilendiğim nokta Ernaux'nun annesiyle olan hem çatışmalı hem şefkatli ilişkisini adeta filtresiz sunuyor gibi olması. Her bir satırı okurken sanki Ernaux ile bir kafede beraber kahve içiyor ve karşılıklı muhabbet ediyormuşuz gibi hissetmiştim ve bu samimiyet benim içimi ısıttı. Kendisiyle anne-kız ilişkisi noktasında benzer deneyimlere sahip olmak da elbette ki beni içten etkiledi.
Zaman zaman aşağılık kompleksi hissediyor, bazen isyankar oluyor ve annesinin en tasvip etmeyeceği şeyi yapıyor, birbirinden uzak iki kuşağın çatışmasını anlatmakla kalmıyor aynı zamanda kendi açısından anlatma zorluğunu da anlatıyor ve bunu hissettiriyor.
“Annemin sert mizacını, sevgi patlamalarını, sitemlerini sadece karakter özellikleri olarak düşünmeye değil, aynı zamanda onun geçmişine ve toplumsal durumuna oturtmaya çalışıyorum. Bana gerçeği yansıtma yolundaymış