O dönemde düşünebildiğim tek şey o sabah okulda öğrendiğim uzay mekiği Challenger'dı. Hükümet, mekiğin patlaması tüm mürettebatı anında öldürdü, diye açıklanan resmi hikâyeden hoşlansa da asıl gerçek Challenger'ın roketi patladıktan sonra bile kabinin sağlam kalmış olmasıydı. Kabin gökyüzünde üç mil daha ilerlemeye devam etmiş ve ardından iki buçuk dakika kadar tüm hızıyla Atlas Okyanusu'na dikine çakılmıştı. Tüm bu süre boyunca mürettebat tamamen kendindeydi ve her şeyin farkındaydı. Ölümün doğrudan yüzüne bakmalarına rağmen oksijen maskelerini ve emniyet kemerlerini hâlâ takıyorlardı.
Hayatta kalmak için elimizde avucumuzda ne varsa tüm gücümüzle savaşırdık; sanki oksijen maskesi, emniyet kemeri ya da bir dilim çikolatalı pastadan uzak durmak bizi kurtarabilecekmiş gibi. Gerçeklik ve sanal arasındaki fark buydu. Gerçeklik, sevdiğiniz kişileri kaybedebileceğiniz bir yerdi. Gerçeklik, kalbinizdeki çatlakları hissedebileceğiniz bir yerdi.
Dünya kasvetli bir hâle geldiğinde kendi sağlam ışığınla yolunu bul.