Ona göre ölüm, acıların en büyüğüydü. Hakkında hiçbir şey bilmediği ve her şeyiyle kendisine korkunç gelen ölüm, bilinmezin özüydü; bilinmeze dair tüm dehşetlerin toplamıydı; başına gelebilecek en muazzam ve en havsalaya sığmaz felaketti.
Sert mağara duvarına çarpışı, annesinin onu burnuyla itekleyip, patisiyle yere yıkışı, birkaç kıtlık döneminde aç kalışı, dünyada her zaman özgür olmadığımızı, yaşamın sınırlılık ve kısıtlılıkları olduğunu öğrenmesini sağlamıştı. Bu sınırlılık ve kısıtlılıklar, yasalardı. Acı duymamak ve mutlu olmak için, yasalara uymak gerekiyordu.
Dünya, bitmek bilmeyen acıların sürekli üretildiği bir yerdir. Bu gerçeği gören ve feragat ederek, tuzaktan kendini kurtaran kişi, kainatın
en yüce değeri olan merhameti, yaşamının merkezine alacaktır.
Böylece doğaya, insanlara, hayvanlara bir katkıda bulunacak, bir nebze de olsa acıların hafiflemesinde sorumluluk üstlenecektir.
Feragat etmiş, merhametli insan, öz-aşkın olmayı deneyimler.
Kendisi dışındaki canlılar için bir şeyler yapar, katkıda bulunur. Ben bu hayattan ne alırımdan ziyade, ben bu hayata ne katarım diye düşünür.