“Müslüman, elde asâ, belde divit, başta sarık;
Sonra, sırtında, yedek, şaplı beş on deste çarık;
Altı aylık yolu, dağ taş demeyip, çiğneyerek,
Çin-i Mâçin’deki bir ilmi gidip öğrenecek.”
“İşte bana sabahtan beri hiçbir şey söylemediniz ki mantıka muvafık olsun, böyle meselelerde insanın yüreğine bir parça sükûn, zihnine bir parça mantık koymak icap eder.”
Nihal, dudaklarını buruyor, kamçısıyla otlara küçük küçük asabî darbeler yağdırıyordu:
“Mantık! Mantık! İşte, sevilmeyecek şeylerden biri daha…”
Zaten bütün geçen hayatı bir fedakârlıktan ibaret değil miydi? Tereddütlerine karşı fazla bir galebe silahı bulmak için izdivacının bütün şiir ve aşk hatıratını inkâr ediyor, bu ikinci sevdanın mutasavver beşiğini süslemek için biçare ölmüş aşkının mezarından çiçeklerini söküyor, koparıyordu.