“Müslüman, elde asâ, belde divit, başta sarık;
Sonra, sırtında, yedek, şaplı beş on deste çarık;
Altı aylık yolu, dağ taş demeyip, çiğneyerek,
Çin-i Mâçin’deki bir ilmi gidip öğrenecek.”
“İşte bana sabahtan beri hiçbir şey söylemediniz ki mantıka muvafık olsun, böyle meselelerde insanın yüreğine bir parça sükûn, zihnine bir parça mantık koymak icap eder.”
Nihal, dudaklarını buruyor, kamçısıyla otlara küçük küçük asabî darbeler yağdırıyordu:
“Mantık! Mantık! İşte, sevilmeyecek şeylerden biri daha…”
Zaten bütün geçen hayatı bir fedakârlıktan ibaret değil miydi? Tereddütlerine karşı fazla bir galebe silahı bulmak için izdivacının bütün şiir ve aşk hatıratını inkâr ediyor, bu ikinci sevdanın mutasavver beşiğini süslemek için biçare ölmüş aşkının mezarından çiçeklerini söküyor, koparıyordu.
Bu tesirler altında, hatıra defterimi de bir köşeye atmıştım. Zaten insanın günden güne küçüldüğünü, bayağılaştığını kaydetmesinde ne zevk olabilirdi ki?
Ben zannediyordum ki, ömürlerimizin teknesini istediğimiz sahile çekmek için yalnız onun dümenini ele almak kâfidir… Anlıyorum ki, değilmiş… Yollar görünmez kayalarla doluymuş… Onlara çarpmamak lâzımmış… Daha fenası, gizli akıntılar varmış ki, insan onlara kapıldığı zaman yolun değiştiğini, gittikçe uzaklaştığını fark edemezmiş… Ta ki kendisini başka sahillere düşmüş görünceye kadar…