“Müslüman, elde asâ, belde divit, başta sarık;
Sonra, sırtında, yedek, şaplı beş on deste çarık;
Altı aylık yolu, dağ taş demeyip, çiğneyerek,
Çin-i Mâçin’deki bir ilmi gidip öğrenecek.”
Bu tesirler altında, hatıra defterimi de bir köşeye atmıştım. Zaten insanın günden güne küçüldüğünü, bayağılaştığını kaydetmesinde ne zevk olabilirdi ki?
Ben zannediyordum ki, ömürlerimizin teknesini istediğimiz sahile çekmek için yalnız onun dümenini ele almak kâfidir… Anlıyorum ki, değilmiş… Yollar görünmez kayalarla doluymuş… Onlara çarpmamak lâzımmış… Daha fenası, gizli akıntılar varmış ki, insan onlara kapıldığı zaman yolun değiştiğini, gittikçe uzaklaştığını fark edemezmiş… Ta ki kendisini başka sahillere düşmüş görünceye kadar…