Kahretsin.
Nasıl bir şey biliyor musun? Attığım adımdan aldığım nefese, her şeyi, her detayıyla, en ince ayrıntısıyla sana, bir tek sana anlatmak istiyorum. Yapamıyorum. İçimde şişiyor, balon gibi oluyor, taş gibi, yumru gibi bir şey oluyor kelimeler. Her devri illa ki bahardır fakat ömrümün daha baharında; boş versene sen yaşı başı bu kır saçımla bu ağarmış sakalımla ömrümün baharında, beni bir pencere kenarında oturup türlü ve her biri kederli hayallere daldıran şeyi, bilmiyorum neyi düşündükçe lâl oluyor dilim. Susuyorum. Güneşten, sıcaktan, klima sesinin odanın içindeki derin sessizliği yararak kulağımı tırmalamasından, önümde bir saatten fazladır duran ağzına kadar dolu çay bardağından, bugünün salı oluşundan, salı olmasa da değişen bir şey olmamasından ne bileyim işte çatıya konan kargadan, sabah poğaça alırken hiç aklımda yokken durduk yere yarım kilo kadar satın aldığım kakaolu ve şekerli kurabiyelerden, bu kurabiyeleri ne zaman yeriz diye düşünüp durmalarımdan ve daha onlarcası… Bahsetmek istiyorum sana; sana, anlatmak istiyorum. Anlatamıyorum. Ne vakit var buna, ne imkan. Ne yazık. Ne çabuk geçiyor zaman, gündüz. Bir anda akşam oluveriyor. Akşam. Sigara da içesi gelmiyor adamın, bazen. Hiç keyfim yok benim, kahretsin… Zerrece keyif almıyorum, baştan aşağı neşeli mevzulardan. Ne iki dostla oturup demli bir çaya eşlik eden derin muhabbetler istiyor içim ne de bir akşam serinliği, yorgun argın. Ne bir ses duyasım ne bir yüz göresim… Varsa yoksa sen… Varsa yoksa sen… Varsa yoksa sen!
Teknolojik olarak zirveye çıkarken, bilişsel ve kültürel olarak bir çembere benzeyen o başlangıç noktasına mı dönüyoruz? Taş devri insanı, bilgiyi ve duyguyu aktarmak için dilin ve yazının yetersiz kaldığı (veya henüz olmadığı) noktada doğrudan görselliğe başvurmuştu. Bugün biz de binlerce yıllık karmaşık metin, dil ve soyut düşünce birikiminden sonra; tekrar "görüntüye", "sese" ve "holografik sembollere" sığınıyoruz. Yazı, insanlık tarihinde aslında yapay bir arayüzdür. Düşünceyi kodlamayı ve sonra tekrar çözmeyi gerektirir. Bahsettiğimiz hologramlar, podcastler ve görsel anlatılar bu arayüzü ortadan kaldırıyor. Tıpkı bir mağara resmine bakmak gibi; artık metni "çözmemiz" (okumamız) gerekmiyor, doğrudan "deneyimliyoruz". Bilgi artık işlenen bir şey değil, maruz kalınan bir şeye dönüşüyor. Mağara duvarındaki bizon resmi, bizonun kendisini temsil ediyordu. Modern dijital dünyada da bir masalı okuyup zihnimizde canlandırmak (soyutlama) yerine, hologram olarak karşımızda görüyoruz (somutlama). Bu, zihinsel bir konfor sağlasa da, mağara insanının dünyayı algılama biçimindeki o doğrudan ve "basit" ilişkiye bizi geri fırlatıyor. Mağara resimleri, o topluluğun ortak hafızasıydı. Bugünün dijital bulutları (cloud) ve veri tabanları da bizim modern mağara duvarlarımız. Ancak bir farkla: Taş Devri insanı o resimleri binlerce yıl kalması için çizmişti; biz ise 5 yıl içinde fiziksel olan her şeyi tasfiye edip her şeyi elektrik sinyallerine emanet ediyoruz. Eğer okuma ve derinlemesine inceleme pratiği (yani kitabın sunduğu o zahmetli süreç) tamamen ortadan kalkarsa, insan zihni bilgiyi analiz eden bir yapıdan ziyade, sadece uyaranlara tepki veren bir yapıya bürünebilir. Bu noktada şunu sormak gerekir: Kitapların ve yazının sağladığı o "analitik mesafe" ortadan kalktığında,
1000Kitap
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
-Sizin zamanınızda tek taş var mıydı? -Vardı tabi. Bu zamane gençleri ne tuhaf ya, kendilerinden biraz büyük insanları cilalı taş devri’nde yaşıyor sanıyorlar. Gassal 3 - 6
Çevirme yerleri yapay zekaya aittir (:
FETH-İ KOSTANTİNİYYE’DE BİR YENİÇERİ Ben kul-ı dergâhım, sipâh-ı cihânım ben, Nâmım silinmişdir, nişân-ı figânım ben, Feth-i İstanbul'un Fethi yolunda cânım ben, Bir devr-i azîmin yükün çeken cânım ben. Tıfl iken alındım ocağa devşirildim, Şefkat kokusundan uzak diyâr edildim, Bir sancağa bend oldum, ateşle dirildim, Ben kim idim evvel—sonra kim oldum, bildim. Sûr-ı azîm önünde titrerdi bu cânım, Zâhirde sipâhîyim, bâtında hicrânım, Bir yanda mehâbet, bir yanda figânım, Emr-i cihâd ile coşardı her ânım. Gülleler inince arş u zemin titrer, Her darbede kalbimde bin âh u enîn var, Taş sandığım aslında kaderimle çarpar, Her zarbe içimde bir âlemi yakar. Gemiler yürürken sükût etti deryâ, Biz dahi yürürdük yazılmış o yazgâ, Takdîr-i İlâhî sürüklerdi biz hâ, Nefer neylesin kim, hükm eyledi Mevlâ. Bir bendeyim ancak, nâmım dahi meçhûl, Düşsem kim arar beni, hâlim olur meçhûl, Lâkin bu seferde rücû yok, bu usûl,
1000Kitap
DAVAR OLMA BİREY OL!
Eskiden mecburduk, cebimizde not defteri taşımaya, ajandamıza yazmaya. Nerde gezer, şimdiki gibi android telefonlar tabletler, bilgisayarlar dijital imkanlar. Eh, biraz abartmış olabilirim: — Cilalı Taş Devri'nden halliceydik; elimizde taş yerine kağıt, ok yerine kalem vardı o kadar! 😊 Lise yıllarımdan beri "Söz uçar yazı kalır"a inandığım için ben de sürekli not alırdım; — beğendiğim kitaplardan, — dinlediğim sohbetlerden... Malum, "insan nisyan ile maluldür" demişler. — Yani "unuturuz" hacı... Aşağıda okuyacağınız alıntı da işte bunlardan biri. 2001 yılında kaydetmişim: 👉 ​"Kafasını kalbine kurban eden, dini diriltici bir iksir gibi değil bir uyuşturucu gibi algılayan anlayış: — Her şeyini bir kişiye (şeyhine) ısmarlayarak 'düşünme zahmetinden' kurtulmuştur. Onun yerine başkası düşünür, başkaları karar verir. Nefreti ve sevgisi emir-komuta bağlıdır. "Gassal elinde meyyit olmayı' küffar elinde şehit olmaya tercih etmiştir.
Bir video izledim Eski İşçi partisi milletvekili “ Barış Atay “ bir üniversiteye panele konuk oluyor. Üniversite öğrencileri barış atayı sözde soru sorma ama aslında sorgulama bahanesiyle düşüncelerini derdest etme derdindeler. Mesela sorulan sorulardan bir tanesi “ Günümüz Türkiye’sinde savunduğunuz fikirlerin rasyonel anlamda dünya konjektürüne uygun olduğunu söyleyebilir misiniz? “ bu sorunun ona savunduğu sosyalist düşünceyi yoketmek için sorulduğu aşikar :) Üniversiteden burs alamayan babası para göndermese okuyamayacak bu aksak fikirli genç şunu anlayamıyor. Sosyallzm gerçekleşse o okuduğu üniversite eğitimi ücretsiz hale gelecek hatta üzerine karşılıksız burs alacak. Sonra da bu çok zeki olan eleştirici bitirdği zaman o okulu iş bulamayınca ya da maaşı az olunca Türkiye’yi eleştirip yurtıdışına gitmeye çalışacak, hem sistemi eleştireni sen eleştir sonra beğenmeyip üzerine sistemi kendin eleştir ve çareyi yurtdışına kaçmakta ara. Anti emperyalist çizgide ulusalcı ekonomiyi savunmak taş devri çağı tabi :) Ve bunlar yurdumun Işıl Işıl gözlerinden zeka fışkıran gençleri. İşlerine geldiği gibi hareket edip revizyonist bir biçimde sol hareketi eleştirirken kim yarını garanti altında onu bir düşünüp ona göre oportünist ve revizyonist şekilde hareket etsin. Kitleyi marjinalleştirmek gibi derdim yok. Borç batağında ayın sonunu getiremeyen halk kitlesi isterse gidip liberalizmi savunsun belki bir faydasını görür:) Spartacus
Siyasal Eleştiri