“Bitki ya da hayvan krallıklarının görülür dünyasında olduğu gibi, tanrıların görülebilir dünyasında da yasalarla belirlenmiş bir tarih, bir evrim, bir dizi değişim vardır; bu tür yasaları göstermek de bilimin hedefidir.”
“Ve neden insan, yaşamına temel olacak somut bir şey aradığında dünyayı dolduran gerçekleri değil de, anımsanamayacak kadar eski imgelemlerin mitoslarını seçiyor?”
Türümüzün tarihi, gerçekten, ilk sayfasından beri, yalnızca alet yapan insanın ilerleyişinin bir açıklaması değildir; daha trajik bir biçimde, kâhinlerin zihinlerinden parlak hayallerin dökülmesinin ve dünyalı toplulukların dünyasal olmayan sözleşmelere can verme çabalarının tarihidir.
Bütün dünya mitolojilerinin karşılaştırmalı incelemesi, insanlığın kültürel tarihini bir bütün olarak ele almaya bizi zorlamaktadır. Ateşin çalınışı, tufan, ölüler ülkesi, bakirenin doğurması ve dirilen kahraman gibi temalar bütün dünyaya yayılmıştır ve her yerde yeni yeni bileşimler içinde görünürler; oysa ki kaleydoskop içindeki parçalar gibi, yalnızca belli sayıda ve hep aynıdırlar.
Tanrının Maskeleri’nin ilk cildinin 1959’da yayımlanmasının üzerinden daha iki yıl bile geçmeden, Doğu Afrika’nın Tanganika bölgesinde, Olduvai Gorge’de, dünyadaki ilk insan türlerinin tarihini bir milyon yıldan daha eskiye götüren bir dizi yeni keşif oldu. Güney Afrika’da altı ayrı yerden çıkarılan önceki buluntular, ilk insan türünü İÖ yaklaşık 600 bine tarihlerken (bkz. aşağıda s. 379-382), yeni geliştirilen Argon-40 yöntemiyle belirlenen 1961’deki Tanganika buluntuları, insan türünü yaklaşık 1.750.000 yaşına tarihliyordu.