Uzun zamandır okuma listemde yer alan kitaplardan biriydi Hakkâri’de Bir Mevsim. 2025’in son aylarında nihayet okuma fırsatı buldum. Sayfalarını araladıkça, bu kitapla neden bu kadar geç tanıştığımı sorguladım. Gerçek ile düş arasındaki sınırların silikleştiği bu hikâyeyi, şiirsel bir üslupla anlatışı beni derinden etkiledi.
Hikâyeyi, kış mevsiminde yolu Hakkâri’ye düşmüş bir adamın anlatımından dinleriz. Kara kaplı seyir defterine notlar düşer. Cüzzam ve trahom gibi hastalıklardan ölen çocukları, karlı yollarda küçücük tabutları taşıyan adamları, ateşler içinde kalan bedenleri, yoksulluğu, eşitsizliği, okuma yazma bilmeyen çocukları, soğuğu anlatır…
Bir yandan da kimlik ve varoluş üzerine kendisiyle bir hesaplaşma içindedir. Kara kaplı defterine şunları yazar: Kim olduğunu bil. Düşleri bırak ve gerçekle ilgilen. Bulunduğun coğrafyayı, insanlarını, dilini, iklimini, hayvanlarını, ölümlerini öğren. Nerede olursan ol yaşamayı sürdürmeyi bil ve gereksiz sorulardan kaçın. Var olmak için ne yapmak gerekir, diye sorar kendine. İşe yarar bir şeyler yapmak gerekir, bunu öğütler.
Köydeki çocuklara kendi dilini, mikropları, hastalıklardan korunmayı, hesap yapmayı, temizliği, saymayı, okumayı, denizleri, yönetimleri, büyük kentleri ve yıldızların neden uzak olduğunu öğretir. Çocuklarla birlikte o da, karada, dağ başında, başka insanlarla, kötü beslenerek, bebeklerin ölümünü görerek, ölmeden, çıldırmadan da yaşanabileceğini, hayattan kaçmaması gerektiğini öğrenecektir.
“Bir tek şey istiyorum:
Çaresizliği yenmek.”
Cüzzamın, trahomun bir alınyazısı olmadığını ve hiçbir şeyin alınyazısı olmadığını haykırır çocuklara yazar. Ben de doğduğumuz coğrafyanın kültürel, ekonomik, dini koşullarının ya da başımıza gelen sarsıcı olayların bizi çaresizliğe mahkûm etmemesini diliyorum.