İnsan(mıy)ız ya...
Kendinizi büyük bir koltuğun tek sahibi zennedersiniz: gerçek bundan çok farklıdır. Nefesinizi bir verip geri alamayacak kadar çaresizsiniz Hastahneye gidip hemşirenin, doktorun eline muhtaçsınız Yalnışlıkla veya tesadüf eseri girdiğiniz adliye sarayında hakimin bir kararına bağlı bir hayatın içindesiniz Duygularınız bir insanin dilinden çıkacak tatlı veya acı bir söylemle psikolojinizin geçişi içinde var olmaya çalışıyorsunuz Tepeden inecek bir bombanın, ihtiras ve hırslarıyla dolu bir dingilin parmaklarında devam veya bitişi Belediye çalışanının yamuk yaptığı kaldırım taşına takılıp düşüp canınız yanacağı veya öleceğin halde halen ben devim diye yaşıyorsunuz Binlerce örnek verecek olsam da nasıl olsa sende şu birkaç örnek verdiğim insan kadar duyarli veya duyarsızsın. benim gibi
Duygu ve Düşünce
Bir külah dondurma ve kaybolan yazlar
Dondurma neden hep çocukluğun tadında? Ağzınızdaki ilk soğuklukta ne hissediyorsunuz? Kaymak kaymak gibi değil artık. Çikolata da çikolata gibi değil. Peki, tarif mi değişti, biz mi? Ne zaman dondurmanın adı geçse, ne zaman bir külah alsam, nerede olursam olayım, kendimi bir an için çocukluğumun yaz akşamlarında, Moda’daki dondurmacımızda bulurum. Annem, babam, kardeşlerim ve ben. “Ne’li olsun?” diye sorulduğunda seçim zorlaşırdı. Çikolata mı, kaymak mı? İkisi de güzeldi. Dondurmalarımızı elimize alır almaz erimeye, akmaya başlardı. Eriyen damlalara yetişmeye çalışmak başlı başına bir oyundu. Sonrası hep beraber Kumlu Park. Çocukken de adına Kumlu Park mı derdik, yoksa bu isim sonradan mı yerleşti, bugün emin değilim. Ne de olsa o yıllarda tüm çocuk parkları mumluydu. Yıllar sonra yine koşarak dondurma alsam da, lezzeti yine harika olsa da bir şey eksik. Parka kadar yürüyorum. Dondurma akmıyor. Telaşlanmıyorum. Yaz mı çok sıcaktı o zamanlar? Ben mi yavaştım, yoksa dondurma mı değişti? Kaymak artık kaymak gibi değil. Çikolata çikolata gibi değil. Tarif mi değişti? Ben mi? Belki o dondurmayı özel yapan taze meyveydi. Annemin elimi tutuşuydu. Ailenin sıcaklığıydı, Moda sahilinden gelen iyot kokusuydu, yaz günlerinin o tatlı serinliğiydi. Belki sütün tazeliğiydi. Belki de hepsiydi. Anılardı, çocukluktu. Kim bilir? Dondurma yine de vazgeçilmez. Kaç yaşında olursak olalım, bir külahı elimize aldığımızda içimizde hâlâ tatlı bir heyecan kıpırdar, yüzümüze çocuksu birgülüş yerleşir. Dondurma bize çocukluğu geri getirmez; ama o günlerin sevgiyle dolu, kaygısız mutluluğunu tekrar tekrar hatırlatır. Dondurmanın arşivlerdeki tarihi Antik dönem anlatılarında karın meyve suyu, bal, şerbet ve çeşitli nektarlarla karıştırıldığına dair pek çok rivayet dolaşır: Çin’in buz
Makale|Yazı
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Sen kahveyi sütlü seversin, ben sade. Çünkü bazı tatlar gizlenmek istemez; bazı acılar da. Kendim gibi acı olmalı diyorum, tatlı yanlarımı kimse görmesin diye değil, herkes anlamasın diye. Kahvemin ilk yudumunda dilime çarpan o sertlik, bana hayatı hatırlatıyor. Köpüğünü çektiğimde bile içimde bir yumuşama değil, netlik olsun istiyorum. Çünkü ben, şekere ihtiyaç duymayan bir gerçeklik gibi yaşamak istiyorum. Belki de herkes tatlıyı sever, ben ise kendime benzeyen acıyı seçiyorum; çünkü bazı insanlar anlaşılmak için değil, sadece hissedilmek için yaşar. Gülümsemem bile biraz kahve gibi sert kalır .
Selçuk Balcı sözleri Gittuğum yollar karıdur dardur yüreğim dardur Gözümdeki yaşların gizli sebebi vardur Günler aylar geçer yürek sızımda sen Hasret uzun bir yol kışım yazımda sen Düşer bir kar tanesi saçlarının ucuna Yastığımda özlemin kurulur baş ucuma Sevdaluk biraz da acı olur kestane balı gibi Kızıl ağaç uzanır aykırı dalı gibi Sevdaluk tatlı olur hançerin bali gibi Sarildi anasina gözleri dola dola, Gelup tutti elumden öyle koyulduk yola. Karlar bile eridi sevda ateşumuzden. Anasi bize bakup ağladi peşumuzden Ayağumdaki çorap çektum dizime kadar. Kizi kaçuramazsam sevdaluk işi yatar. Yaklaştum kapisina anasi gördi beni. Dedum hala rahat dur çeker vururum seni Dedum ki biliyisun benum durumum dardur; Bir kuçuk çayluğumlan bir tahta evum vardur.Dedi ki biliyirum benum içun farketmez.Dedum felsefe etma sevdaluk para etmez. Sevduğumun babasi kizi bana vermeyi. Böyle inatçi adam, yaşida var ölmeyi .. Dedum ki sevduğuma ne olacak halumuz.?Dedi al kaçur beni bu olsun kararumuz. Sevdaluk ede ede oldum sakallı dede Vuruldum bir güzele indi gözüme perde
Müzik
Hepimiz Gökyüzü Olmak İstedik Üzerine Konuşalım...
Selamlar umarım iyisinizdir. Sıhatiniz ve Keyifleriniz yerindedir. Bu gün çok uzun zamandır Hayruş ✮⋆˙ ile yapmak istediğim ama benim yüzümden uzun bir süre ertelenen bir soru-cevap, kitap üzerine sohbet etkinliğini sizlerle paylaşmak istiyorum. Sohbetimiz başlıkta da olduğu gibi HGOİ serisi: Lordlar ve Varisler Krallar ve Soytarıları Ejderha ve Yıldız Deliler ve Cellatlar Efsaneler ve Lanetler üzerine olacaktır. (Bu arada isim yazmak uzun süreceği için hesaplarımızın baş harfleriyle devam edeceğim) Ve sohbet seri hakkında SPOİLER İÇERECEKTİR HEM DE BOLCA... ~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~ M: Tamamdır şimdi o zaman ilk sorumla başlayayım bu seride en çok hoşuna giden şey nedir? H: Hmm... Nova diyeceğim. Çok güzel yazılan bir karakter. Baştan sona gelişimini okurken kendi kızımı yetiştiriyorum gibi hissettim. M: Benim için seriyi iyi yapan temelde 4 şey var: birincisi özgün bir konu ya da işleyiş, ikincisi beni ne kadar eğlendirdiği, bana ne kadar duygularını geçirebildiği, kitap sonunda bana ne kadar çok şey kazandırdığı. Şimdi ilk madde belki pek olmaz ancak hgoi diğer tüm isteklerimi karşılıyor, senin dediğin gibi karakter gelişimi konusunda hakikaten çok başarılı. H: Evet katılıyorum N.G. Kabal'ın kalemini seviyorum yazdığı ufacık bir cümlede bile derin anlamlar var. H: Sence serinin sonu yeterli miydi bir şeyi değiştirmek istesen neyi değiştirirdin 🙃
Duygu ve Düşünce
İnsan bazen durup soruyor kendine: "Gözünün nuru olduğun o Peygamber, senin o mübarek boynunu öpmedi mi Hüseyin? Seni göğsünde büyütmedi mi? Nasıl kıydılar sana o sıcak kumların üzerinde?" ​Bu sorunun cevabı yoktur. Tıpkı bizim hayatta canımızı en çok yakan, uykularımızı bölen o gidişlerin, o yarım kalmışlıkların bir cevabı olmadığı gibi. İnsan kalbine anlatamıyor işte o yokluğu. Ama Muharrem’de, o matemin gölgesinde anlıyorsun ki; Hüseyin Efendimiz de o çölde bir başına, upuzun bir yokluğa ve susuzluğa uğurlanmıştı. Bizim içimizde yanan o küçük ateşler, O’nun çölü yakan o büyük yangınının sadece birer kıvılcımıymış meğer. ​Sonra bir anne sessizce yakıyor ocağın altını. Kazan kaynamaya başlıyor. ​Gözyaşlarıyla yıkanmış o buğday taneleri kazana düşerken, içinden hep O’nun adı geçiyor: Medet ya Hüseyin... Aşurenin içine düşen her bir nar tanesi, O’nun o çölde dökülen mübarek kanının damlaları gibi parlıyor tabağın içinde. Biz o kazanı sadece bir tatlı olsun diye kaynatmıyoruz; biz o kazanda Hüseyin’in acısını, O’nun o asil yalnızlığını kendi dertlerimizle harmanlıyoruz. Kendi kırıklarımızı, O’nun o büyük kırılmışlığına ortak ediyoruz ki kalbimiz biraz olsun teselli bulsun.