" Tehlike yaklaşırken insanın içinde aynı derecede güçlü iki ses duyulur: Birincisi çok mantıklı bir sestir, insana tehlikenin cinsini ve özelliklerini incelemesini ve ondan kaçmanın çarelerini bulmasını öğütler. İkinci ses ise sanki daha da mantıklıdır: yaklaşan tehlikeyi düşünmek yalnızca mutsuzluk ve acı vereceğine ve zaten insanın olacakları tahmin edip olayların genel gidişatını değiştirmeye gücü yetmeyeceğine göre, en iyisi, insanın başına gelene kadar korkunç olaylara gözlerini kapamak ve tatlı şeyler düşünmektir, der bu ikinci ses."
Lev Tolstoy, Savaş ve Barış
Zihni karıncalandı... baldırındaki müthiş acıyla yere yığılırken derin bir karanlığa daldı. Son hissettiği şey onu ne çok sevdiğiydi... Ve çok seven, kendi sevgisini daima az buluyordu...
"Bir haftaya kalmaz, unutur gidersin beni."
"Unutup gitmek mi? Ah, Estella, benim varlığımın, ön belleğimin bir parçasısın sen. Yontulmamış bir köy çocuğu olarak buraya ilk geldiğim günden beri, yüreğimi yaraladığın o ilk günden beri okuduğum her satır yazıda, görüp baktığım her manzarada sen varsın; ırmakta, karanlıkta, rüzgarda, korularda, denizde, sokaklarda. Okuyup duyduğum, kafamda canlandırdığım tüm tatlı düşlerin, güzelliklerin canlı simgesi sensin. Estella, istesen de istemesen de son nefesime dek kişiliğimin bir parçası olarak kalacaksın; içimdeki iyilik kadar kötülüğün de bir parçası. Ama bu ayrımı yaparken seni hep iyilikten yana görüyorum. Son nefesime dek de öyle göreceğim, çünkü şu sırada duyduğum acı ne denli keskin olursa olsun, senin bana ettiğin iyilik sanırım kötülükten daha fazladır."
Evi uzun süre aradı. Nerede olduğunu hatırlayamıyordu. Sokağı bir ucundan bir ucuna iki kez gitti geldi, hangi evin önünde durması gerektiğini bilemiyordu. Sonunda bir evi o günkü eve benzetti. Koşarak çıktı merdivenlerden, kapıyı çaldı. Kapı açıldı. Kimdi ona kapıyı açan?.. Hayallerinin kadını, o esrarengiz kadın, hayalini kurduğu tablodaki kadının aslı, yaşamının her anını, hayatının tümünü dolduran, öylesine korkunç bir biçimde, acı duyarcasına yaşadığı, ona öylesine tatlı anlar yaşatan kadın... Ta kendisi duruyordu Piskarev’in karşısında. Ürperdi Piskarev. Bitkindi, ayakta zor duruyordu. Sevinçten içi içine sığmıyordu. Kadın her zamanki güzelliğiyle karşısındaydı.
Kitaplar ona büyük bir haz veriyordu. Özellikle roman okurken aniden kendini başka bir evrende buluyor, içi kıpır kıpır oluyordu. O evrenden çıkıp gerçek hayata döndüğü anda tatlı bir rüyadan uyanmışçasına içi sızlıyor ancak bu üzüntü uzun sürmüyordu çünkü kitabın kapağını açtığı anda tekrar o büyülü dünyanın içine adım atabiliyordu.