“ Al kızını koy çuvala, salla salla vur duvara!” diye türküler söyleyerek çıkıverdi karşısına. Bir kızı çuvala koyup duvara vurmayı anlatan neşeli türküler var, ne tuhaf değil mi? Kan içinde bir çuval, içinde ölü bir kız…
Hem diyorum o konuşsun. Yürüdüğü gibi, baktığı gibi konuşsun. Biranın köpüğünü, kahvenin telvesini, çayın demini, kuşların sesini, bulutların rengini anlatsın. Elleri daha iyiler çizerken kapıların gıcırtısından bahsetsin. Küçük parmağını çekyatın köşesine vurduğunu, kazağının kolunun kapı koluna nasıl takıldığını anlatsın. Uzun uzun… Şaşırırayım. Kapı kolundaki ucu kıvrık paslı çiviyi cümle içinde kullansın. Kim, ne zaman çakmış onu oraya? Tetanoz aşısını, aşı sıralarını, bir de kuyruklarını anlatsın. “torbada kalınca hamur oluveriyor pideler” desin. Detaylar önemli. Parmaklarının ucu yanmıştır mesela, mutlaka değinsin. Değinmek. Hep böyle tuhaf fiillerle konuşsun. İrdelesin. Ekmekleri, çaydanlıkları, soba borularını, kestaneleri anlatsın. Altında su birikmiş oynak kaldırım taşlarını, ortası aşınmış mermer merdivenleri, küf kokan apartman boşluklarını, buzdolabının içine koyduğu bir kaşık kahveyi, yumurtalıkta unuttuğu yarım limonu, Lüks kuruyemişin arasına karışmış fındık taklidi yapan leblebiyi anlatsın. Yeter ki susmasın.
Yalnızlık denen nane, öyle şarkılarda anlatıldığı gibi insanın üstüne gece vakti çökmüyor. Tam tersine gece vakti seyreyliyor yalnızlık, hazmı kolaylaşıyor. Zor olan, güneşin parladığı öğle vakitleri, öğleden sonraları, pazar sabahları, cıvıl cıvıl piknik yapılan ikindiler... Geceler güzel.